öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Temmuz 2024 Pazar

​ASKERLİK MUHABBETİ (ÖYKÜ 37)

ASKERLİK MUHABBETİ 


Askerlik muhabbetinden hiç hoşlanmazdı. 

Anlatanı dinliyormuş gibi yapar başka şeyler düşünürdü. 

Kim olursa olsun her günü aynı geçen sürenin muhakkak anlatılacak bir şeyini bulur ve ballandıra ballandıra anlatmaya koyulurdu. 


Kendisinin askerlik anıları gözünün önünden geçti. 

Birbirine benzeyen günlerin toplamıydı. 

Monotondu. 

Hatta bazen sıkıntıdan ortadan ikiye ayrılacağını zannederdi. 

Dinlenmek için gidilen gazino denilen yerde kalabalığın içinde kendisi ile baş başa kalacağı pencere kenarında bir yer bulmuştu. 

Bir süre sonra ne kalabalığın ne de kalabalıktan çıkan uğultunun farkında olurdu. 

Pencereden görebildiği alanı seyrederken hayatını gözden geçirmeyi severdi. 

Kalabalık, adeta oturduğu yerin ona ait olduğunu kanıksamıştı. 

Kimse oraya oturmazdı. 

Pencerenin ayırdığı içerideki dünya ile dışarıdaki dünya ne kadar farklıydı. 

İçeride her askerin yaşadığı standart bir hayat vardı. 

Dinlenme anlarında herkes kendi dünyasını yaşıyordu. 

Çoğunun gözünde akmaya hazır gözyaşı vardı. 

Oysa pencerenin ardındaki dünyada aheste aheste kar yağıyordu. 

Düştüğü her yeri incitmeden, narin, sessiz bir şekilde kaplıyordu. 

Ağaçların yeşili beyaza bulanmıştı. 

Bir varmış bir yokmuş misaliydi. 

O hayat kendisini yoğurmak için sabırla bekliyordu. 

Kişi kendisine ilerleyeceği yolu belirlesede hayat kendi çizgisine çekiveriyordu. 

Kişi ne kadar istediği gibi yaşadığını düşünsede her daim hayat istediği gibi yaşatıyordu. 

Elde olmadan savruluşlar, üzüntüler, kendi başına halledilemeyenlerle beraber hayatın ortasında varolmaya çalışmalar... 


Daha sonraki yıllarda geçmiş yıllarına nazaran kendini biraz daha tanımıştı ve zorlukların üstesinden nasıl geleceğini öğrenmişti. 

Hayat, kişiye elinde olmadan yaşattıklarıyla kendini tanımasına  olanak sağlıyordu. 


Off gazinoda ne kadar çok insan vardı. 

Bunların bir çoğu ile yan yana olmak ve aynı havayı solumak onu bunaltıyordu. 

Burada sabretmeyi öğrendi. 

Bir arada olamayacağı insanlarla beraber bir şeyler yapabilmeyi öğrendi. 

En güzeli ise bir insana tahammülünün sınırını keşfetti. 


Üniversiteden mezun olduğu sene iş aramaya başlamıştı. 

Başvurduğu yerler hep askerliğini yapmış eleman istiyordu. 

Oysa bu yerler askerliğini yaptıktan sonraki başvurularda da iş tecrübesi aramaya başlamışlardı. 

Okuldan yeni mezun olan bir insanın iş tecrübesi nasıl olabilirdi ki?

İş arama süresi boyunca hayat ona yeni şeyler öğretti. 

İnsanların sadece kendilerini düşündüğünü karşısındakini ise düşünüyormuş gibi yaptığını gördü. 

İnsanlar bencildi.


Kişi için yaşam bugündü. Çevresinde bulunan herkes için de aynı şey söz konusuydu.

Bugün yanında olmayan kişilerin, yarınından da beklentisi olmaması lazımdı. 

Yaşadığı hayat böyle olmadığını gösterdi. 

Hiç bir şeyde elini tutmamış insanlar kendi çıkarları söz konusu olduğunda kendisine el verilmesini bekliyorlardı. 

İnsanlar ne kadar yüzsüzdü. 


Gerçek ne, farkındaydı ama kendince onu yumuşatarak görmemezlikten geliyordu. 

Her seferinde o gerçek denilen şey suratında patlıyordu. 


Burda da güldü ama kahkahalarını kendine sakladı. 

Ne çok gülünecek şey vardı. 

Çok şükür ceza almadan askerliğin sonuna gelmişti. 


“ GÜLMEK 

ben hep güldüm 

siz de gülün. 

kahkahalarım ortalığı çınlatırdı. 

bilin ki gülmek güzelliktir. 

siz de gülün, 

güzellik nedir görün.  

(1987-M.YUMRU)” 


Askerlik görevini yerine getirmek üzere girdiği kapıdan, görevini tamamlamış biri olarak yaşamın kucağına doğru yürüyerek çıkıyordu. 

Kalabalıktan ayrıldı. 

Bir an önce buralardan gitmek istiyordu. 


Otobüs hareket etti. 

Yanında kendisi gibi terhis olmuş tanımadığı birisi oturuyordu. 

Bir süre sonra yanındaki oflayıp puflamaya başlamıştı. 

Hiç şansı yoktu. 

Bitmiş bir şeyi dinlemek istemiyordu. 

Sadece dışarıyı seyrediyordu. 

Gelirken ki duygu ile giderken ki duygu nasıl da farklıydı. 

Hayatla mücadele şimdi başlıyordu. 


Özgürlük… 

İliklerine kadar hissediyordu. 

Otobüse eşlik eden kuşlara el salladı. 


NOT: 

Başlıktaki resim bir yağlı boya çalışmamdır. 


BALIKESİR 

sen ve ben, 

kolkola ne günler yaşadık; 

iyi veya kötü. 

artık belleklerde yaşayacak bu şehir, 

bu arkadaşlıklar, her noktasına kadar her şey.

ah ahh! İşte hayatımın bir parçasını 

daha noktalıyorum, 

senle başlayıp yine senle biten parçasını BALIKESİR. 

(1988-M. YUMRU) 


19 Haziran 2024 Çarşamba

DÖNÜM NOKTASI (ÖYKÜ 36)

​DÖNÜM NOKTASI 


“Şimdi birden ona kadar saymaya başlayın” 

dedi anestezi doktoru. 

“Bir, iki, üç,…” 

gerisini hatırlamıyordu. 

Uyandı. 

Yorgundu, halsizdi. 

Sesi zor çıkıyordu. 

Durumunda bir tuhaflık vardı. Her zaman ki gibi kalkıp eve gideceğini sanıyordu ama orasına burasına alet takmaya başlamışlardı. 

Doktoru geldi. 

Hastanede bir iki gün misafir edeceklerini söyledi. Gözetim altında olmalıymış. 

Neden? 

Açıklama yapmaya başladı doktor. 

Yatağın içinde küçüldükçe küçüldü. Buruşturulup bir köşeye atılmış kâğıt parçası gibi hissediyordu. 

Yatakla birlikte vücuduna bağlanan aletlerle odaya çıkarttılar. 

Kendini kötü hissetti. 

Operasyon sonrası bir kaç saat dinlenip yürüyerek çıkıp evine giderken şimdi hastane odasında yatıyordu. 

Ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. 


Hayat nasıl bir şeydi. 

Bir gün önce sahilde keyif yaparken bir gün sonra hastane odasında geleceğini etrafını saran kalın sis perdesinden dolayı göremiyordu. 

Olmak ya da olmamak. 

Bu nasıl bir duyguydu böyle. 

Gitmekle gitmemek arasında sıkışıp kalmak. 

Etrafındaki hayat olduğu gibi sürüp giderken kendi hayatı her zamanki gibi devam etmiyordu. Görünen o ki öyle de devam etmeyecekti. 


Öğlen yemeği için getirilen yemeklerin hiç birini yiyemedi. Kendini zorladı ama olmadı. 

Hayatı film şeridi gibi gözünün önünden gelip geçiyordu. Böyle söylerlerdi de anlamazdı. 

Gerçekler suratına şamar olarak iniyordu. 

Bilse dahi görmezden geldiği şeyler tüm çıplaklığıyla ortaya dökülüyordu. Karşısındakiler aynı şekilde devam edecek ama kendisi eskisi gibi olmayacaktı. 

Bu dönüm noktasıydı. 

Onlara tuhaf gelecekti ama bundan sonra olacak buydu. 


İyiye doğru gitmek ona rahat bir nefes aldırdı. Hayatın içinde olduğunu hissettirdi. Yaşam ona o da yaşama gülümsemişti. 

Bu süreç bir çok kararlar aldırtmıştı. 

Bu olay yakın-uzak bir çok insan hakkında bilmediği çok şeyin olduğunu gösterdi. 

Belki de bildiği ama görmezden geldiği şeyleri artık bu şekilde devam ettiremeyeceğini görmüştü. Esasında kimsede hata yoktu. Hatayı yapan kendisiydi. İnsanların kendisine davrandığının karşılığını vermiş olsaydı belki bu yaşadıklarını yaşamayacaktı. 

Eğitimci olarak görev yaptığı zamanlarda bir olaydan dolayı arkadaşı Bayhan’ ın şu sözünü hatırladı “karşındaki insana olduğundan fazla değer verdin. Kendini öyle sandı.” 

Bunun kafasına dank etmesi için defalarca yaşaması gerekti. 

Ee her şeyin bir sonu vardı. 

O son, kendisini de etrafındakileri de etkileyecekti. 


Kendini yeniden keşfediyordu. 


NOT: 

Fotoğraflar bana aittir. 

9 Ağustos 2018 Perşembe

HER ŞEY BİRDENBİRE OLDU (ÖYKÜ 34)


HER ŞEY BİRDENBİRE OLDU 



Gökyüzü, ortalığı inleten çığlık sonrası usulca ağlamaya başladı. Yağmur damlaları kapatılan balkon camından tatlı tatlı süzülüyorken kedisiyle birlikte bu doğa olayını izliyordu. 
“Ayak parmaklarımda ki hissizlik ne olacak bidenem?” 
diyerek kedisiyle dertleşmeye başladı.  
“Meeevv” 
“Yanıt verişini yerim senin.” 
diye yanıtladı. Akıllı bir kediydi. Söylenenleri anlıyordu, sadece aynı dilde konuşamıyordu. Birbirlerini seviyorlardı. Kendisine bir şey olduğunda ailesinin kedisini ortada bırakmayacağını biliyordu. Bırakmazlardı. 
“Kızım, içtiğim ilaçların hiç bir faydasını görmüyorum. Bu ağır ilaçlar sağlam olan midemin sağlığını bozacak diye korkuyorum.” 
“Meeevv“
İlaçlar yaşam kalitesini sıfıra indirmişti. Yorgunluğa gelemiyordu. Sabah kedi ve köpeklere mama dağıtımı yapmak bile artık onu yoruyordu. Ama onların beklediğini bildiği için kendisini buna zorluyordu. Önceleri yarım saatte bitirdiği güzergahı şimdi bir saatte kimi zaman bir buçuk saatte dinlene dinlene tamamlıyordu. Sonra bütün gün yatıyordu. Hastalıktı, ilaçtı, ilaçlardan dolayı bütün gün uyumaktı derken bir gün komşusunun ortak alanı gece gece evine dahil etmek için çıkarttığı gürültü sonucu uykusundan uyandı. Komşuluk böyle bir şey değildi. Bu yapılan hırsızlıktı. Kendine ait olmayan yeri gasp etmekti. 155’ i aradı.
“Bizim alanımız değil 153’ ü arayın.” 
dediler. Hayatında ilk defa bu tür şeyle karşılaşıyordu. 153’ ü aradı. Hiç bir şey olmadı. 
Kanunsuzluk yapanların terbiyesizce ve tehditkar bir şekilde, 
“Yıktırabiliyorsan yıktır.”
ve 
“Beğenmiyorsan evini sat git.” 
benzeri laflarına muhattap oldu. Oysa bu bina yeniydi. Bu daireyi almasının en büyük sebeplerinden biriydi. Herkes aldığı daireyi bilerek almıyor muydu? Kanunlar yapılan şeyin yanlış olduğunu söylüyordu. Eski ev almaması neye yaramıştı şimdi. Gece gürültüleri rahatsız ediyordu. Edepsiz bir komşuya sahipti. Kendine ait olmayan yeri sahipleniyordu. 
Kötü bir komşuydu. Hasta olduğu bilindiği halde kendisine bu yapılmıştı. 
“Hırsıızzzz var.” 
diye bağırmak istedi ama bağıramadı. Hastaydı. Kendisiyle uğraşıyordu, başkasıyla uğraşacak durumda değildi. Elbette bunun karşılığını göreceklerdi. Bundan sonra bu komşuyla bir merhabası bile olamazdı. Yüzüne bakmıyordu artık. Midesini bulandırıyordu. Çıkarı için her şeyi yapabilecek bir insandı. Bu tür insanlardan oldum olası hoşlanmazdı. Lafı alıp kendi çıkarı doğrultusunda eğip büküp anlatan biriydi. Böyle biri olduğunu ikinci konuşmada anlamıştı. Her karşılaştıklarında diğer komşuyu şikayet edip duruyordu. Tabii kendisini de diğerine şikayet ediyordu. Bunu anlamıştı. Bu tür insanlar ne kadar çoğalmıştı. Oysa bu insanları hayatından atalı yıllar olmuştu. Kendisini kuş gibi hafif hissetmişti. Şimdi sağlığı önemliydi. İyileşmeye bakmalıydı. Bu tür edepsiz ve hırsız insanlar için kanunlar ve mahkemeler ne güne duruyordu. 

İlaçlar bittiğinde doktor,   
“Tekrar ilaç yazmıyorum ama sorun arttığında tekrar başlarsın. Fazla yürümek yok. Kendini yormamaya dikkat edeceksin.“ 
dedi. Yürümeyi sevmesine rağmen ilaçlar zaten ona bu fırsatı vermiyordu. Kısa bir yürüyüş bile onu yormaya yetiyordu. 
“Teşekkür ederim.“ 
derken yüzündeki mutluluk belli oluyordu. İlaçsız günler başlamıştı ama öyle hemen eski günlerine dönemedi. Dinlenmeye devam ediyordu. Bir türlü eski haline dönemiyordu. Bunda bir tuhaflık vardı. İlaçlardan kurtulmuştu ama kendisinin hastalıklı halinden kurtulamamıştı. Hep yorgun hissediyordu kendini. Evin içinde bir kaç adım atmak hatta oturmak bile onu yoruyordu. 


Adana’ da bu konuda uzman bir profesörden randevu alındı. Bir gün önce sevinç ve heyecanla uçağa atladı. Sevdiği insanlarla beraber olacaktı. Bu mutluluk bile ona yeterdi. Adana havaalanından yeğeni aldı. Doktora gitme, tahliller vs. ne varsa yeğeni koşturdu. 
“Sen olmasan bu kadar işlemi kısa bir zamana sığdıramazdım.“ 
dedi yeğenine. Onlara belli etmese de kendini yorgun hissetmesi kendini kötü hissetmesine neden oluyordu. Onlar işteyken gününü yatarak geçiriyordu. Akşam dinç görünmeye çalışıyordu. Oturmak bir insana bu kadar mı eziyet olurdu? Ne yaparsa yapsın eski halinden eser yoktu. Onu tanıyan bir insanın bunu anlamaması mümkün değildi. Aylarca süren bu halinden bıkmıştı. Şimdi bu yaşamak mıydı?
Doktor, beraberinde götürdüğü tüm raporları ve kendi istediklerini de inceledikten sonra,  
“Kansızlık söz konusu. Bu kan kaçağının nereden olduğunu bulmamız gerek.“ 
dedi ve yeni tahliller istedi. Bu yeni tahlilleri getirecek ve işlem uzadıkça uzayacaktı. Yeğenine 
“Yaşadığım yerde devam ederim.“ 
dedi. Problemin ne olduğunu öğrenmişlerdi artık. Profesör, kullanması gerekli ilaçları yazdı. 
“Bunlar bittiğinde 2-3 ay daha devam et. Vücudunda bu eksiklikler tamamlanınca ayağındaki problemde büyük ihtimalle geçecektir.“ 
dedi. Hastane dışında çiftlikte zaman geçirmek, yeşillikler içinde kaybolmak ona iyi gelmişti. Bu anlarda yaşamın avucunun içinden kayıp gitmesini seyretmenin ne kadar acı bir şey olduğunu düşündü. Yaşamak bu muydu? 


Akşam gittikleri göl kenarındaki restaurantta karşısındakiler rakı içerken yaşadığı yerde aylarca sahile inemediğini ve denizi izlerken rakı veya soğuk bir bira eşliğinde hayale dalamadığını düşündü. Oysa denizin, mavi rengin tonlarına bakan insana sunduğu hayal dünyasının rengarenk olduğunu herkes bilmezdi. 
“Bir kadeh rakı doldur.” 
dedi yeğenine. Aylar sonrası gölün kıyısında sevdikleriyle bir kadeh rakıyı kendinde hak gördü. Bu keyif ona tüm yorgunluğunu unutturdu. Oturmak yorarmış, çok da umurunda olmadı. Sanki eski günlerdeki gibi canlandığını hissetti. Hayat sürprizlerle doluydu. Kimseyi yormak istemiyordu. Çünkü yakın bir zamanda bir afacan gözünü dünyaya açacaktı. Sevgi yumağı. Hani kalbinin attığı sürece varsın ya sevgi de işte o değerde bir şey. Sevgi elle tutulur değil. Boşluğu kucaklamak gibi bir şey. 


Vedalaştı. Yavaş adımlarla uçağa doğru yürüdü. Uçakla defalarca yurtiçi ve yurtdışı bir çok şehir ziyaret etmiş bir insan olarak ilk defa eziyet çekerek uçuyordu. Bir ara kendini bırakıp hüngür hüngür ağlamak istedi. Evinde ve yatağında kendini boylu boyunca uzanmış olarak bulmak istiyordu. Uçak usulca sevdiceğinin kucağına  oturdu. El çantasını aldı. Uçaktan indi ve bir taksiye bindi. Bir an önce evinde olmak istiyordu. 
Çantayı bir köşeye fırlattı ve kendini öylece yatağa bıraktı. 
“Meeevv”  
Vücuduna sürtünen kedisinin başını eliyle okşadı. 
“Kızım biraz dinleneyim sonra oynaşırız.” 
dedi. Oysa gün içerisinde ki kısa ayrılıklarda bile kendisini dört gözle evde bekleyen kızıyla o sıkılana kadar oynaşırlardı. Sessizce bir kenara çekildi. Sahibini görecek şekilde uzandı. Birbirlerine göz attılar. Belli ki ikisi de birbirini özlemişlerdi.


Saklambaç oynamayı seven kedisi bu aralar hep saklanıyordu. Belki de kendisi eskisi gibi saklanamadığı içindi. Saklanmak için odaya giriyor ve yatağın üstüne oturuyordu. Kedisini bulmayı da eskisi gibi uzatamıyordu. Ayakta durmak, bir kaç adım da olsa yürümek yoruyordu. Olsun onu mutlu görmek kendisini de mutlu ediyordu. Hele yanına gelerek kendini yere atıp beni sev demesi... 
“Bidenem nasıl sevmem seni. Elimi kaldıracak durumda olamasam da severim seni.” 
Severken kedisinin mutluluktan dört köşe olması her şeyi unutturuyordu. 
“Kızım bu hafta hastane maratonum başlayacak.”
“Meeevv” 
“Kan kaçağının nereden olduğunu arayacaklar. Evde sık sık yalnız kalacaksın. Daha sonra telafi ederiz bugünleri, emi.” 
“Meeevv” .


Bahçede ağaçlar ve renk renk çiçekler olacaktı. Çiçekler her zaman olsun diye mevsimine göre ekilecekti. Dairesine çıkarken merdivende değişik boy saksılarda açmış çiçeklerle birbirlerine gülümseyeceklerdi. Kimisi hoş kokularını esen rüzgara bırakıp kapıdan, pencereden kendisine gönderecekti. İki etraftaki evlerin bahçeleri yeşil yeşil gülümsüyordu. Kimi evlerin bahçe ve ev duvarını rengarenk kokulu çiçekler sarmalamıştı. “Üç dört seneye bizim bahçede onlar gibi olur.” 
diye düşünüyordu. Yanılmıştı. Bundan hoşlanmayan bir komşusu varmış. Çiçek ve yapraklar yere düşüyormuş. Rahatsız oluyormuş. Kendisi için yanlış komşuların olduğu binadan ev almıştı. Şimdi hiç kimseyle uğraşacak durumda değildi. Büyük saksılara ektiği nar, limon, yenidünya fidanlarını mahalledeki bir başka komşusuna verdi bahçesine diksin diye. Merdivende ki çiçekler ise bir süre sonra ilgisizlikten kurudu. Kimi saksıları balkonuna alarak kurumalarını önledi. Bir arada yaşamayı bilmeyen insanlarla beraber olduğunu anladı. Onlar istediklerini yapacak ama onun böyle hakkı olmayacaktı.Böyle bir dünya yoktu. Bahçede bir karış toprak yer bırakılmamıştı. Bahçe olarak değil de araba garajı niyetine yapılmıştı sanki. Çiçekten, yapraktan, topraktan rahatsız olanlar sigara izmaritinden, tavuk bokundan rahatsız olmuyordu. Sokak, bahçe denilen yerden daha temizdi. 


Ablası yanına geldiğinin ikinci günü 
“Hadi hazırlan. Kahvelerimizi sahilde içip gelelim.”
dedi. Gözleri ışıldamıştı. Aylardır gitmek istemesine rağmen kendine güvenemediği için evden çıkamıyordu. Çağrılan taksiye bindi. Yoruldu ama olsun deniz kokusu ve sahilde oturup denizi seyretmesi buna değmişti.  
“Ahhh şimdi soğuk bir bira olsa.” 
diye içinden geçirdi. Gelen kahveyi o niyetle içti. 
Belliki ablası bu özlemini hissetmişti. Mutluydu. Kendini güçlenmiş hissetti. Artık yarına hazır hissediyordu kendini.


“Şimdi birden ona kadar saymaya başla” 
dedi anestezi uzmanı.
“Bir, iki, üç,....” 
gerisini hatırlamıyordu. 

11 Kasım 2017 Cumartesi

PÜSKÜLLÜ (ÖYKÜ 33)


PÜSKÜLLÜ



Sabah uyandı. Kahvesini hazırladı ve balkona çıktı. Güne kendini teslim etmişti. Kahvesini yudumlarken kuşların verdiği konser ona eşlik ediyordu. Gözü ise ilerideki zeytin ağaçlarının arasından fırlamış evleri seyrediyordu. Her türlü konfora sahip olduğu belli olan evler Bodrum' a yakışmıyordu. Bir kaç seneye kalmaz tepenin üstü bu pahalı evlerden geçilmezdi. Yabani hayvanlara yaşam alanı bırakılmıyordu. Kışın bir sabah yabani bir domuz karşı bahçeden korkusuyla birlikte kendini yola atmıştı. Peşinde sürekli havlayan köpeklerle tepeye doğru koşuyordu. Gitmek istediği yere gidememişti. Bir silah sesi sessizliği yeniden sabaha teslim etmişti. Bunları düşünürken Püsküllü geldi. Tüylü bir kedi olduğundan bu adı vermişti. Birileri abisiyle birlikte onu siteye bırakıp gitmişti. Ev kedisi olduğu belli şaşkın iki kedi bir süre sonra bu balkonu keşfedip mesken edinmeye başladı. Püsküllü her zaman yaptığı gibi karşısına geçip konuşmaya başladı. Bu sefer niyeti kendini sevdirmek değildi. Oysa 24 saat sevseniz yeter demeyen bir kediydi. Bir telaş, bir huzursuzluk vardı miyavlamasında. Huzursuzluk ona da geçti.
"Ne diyorsun kızım?"
diye sordu. Bu konuşmadan cesaret alan Püsküllü iki etrafında dolaşmaya başladı. Dili dışarda hızlı hızlı soluyordu. Olağan bir durum vardı sanki. Durumu anlamaya çalışıyordu. Başını okşamak istediğinde yere uzandı ve hemen sonra kalktı. Telaşı ve huzursuzluğu devam ediyor, gittikçe de artıyordu. Arkasının yaş olduğunu farketti. Bu sıcak havada kediler kimi zaman serinlemek için çiçeklerin sulanmış toprağına uzanıyordu. Ama bu öyle bir ıslanma değildi. Zaten hamile olduğunun farkına bu hafta varılmıştı. Oysa karnı o kadar da büyük değildi.
"Yoksa doğuracak mı?"
diye düşündü. Telaşlandı. Nereye doğuracaktı? Bir yer düşünülmemişti ki. Kendisi de bir yer seçmemişti ki şu an karşısına geçip soran gözlerle bakıyordu. Telaş içinde veterineri aradı. Kedinin durumunu anlattı. Ne yapabileceğini sordu. Temiz bir kutu içine temiz bir havlu sermesi ve fazla rahatsız etmemek şartıyla ara ara kontrol etmesi söylendi. Anormal bir durumda müdahele etmek gerekebilirdi. Telaşlanmıştı. Kutuyu nerden bulacaktı. Püsküllü ise kısa kısa
"Mav"
deyip duruyordu. Hemen aklına daha yeni kısırlaştırılan kedinin yavrularını büyüttüğü yuva aklına geldi. Onu almak üzere merdivenleri hızlıca inmeye başladı. Püsküllü de onunla birlikte geliyordu. O nereye giderse arkasından koşturuyordu. İki tane telaşlı ve huzursuz canlı birbirini takip ediyordu. Komşu evin deposundan aldığı yuvayı evinin merdiveni karşısına balkondan görebileceği bir yere yerleştirdi. İçine girmesini bekledi ama nafile. Püsküllü telaşla etrafında dönüyordu. Ara ara yere uzanıyordu. O zaman karnındaki kasılmaların farkına vardı. Paniklemek istemedi. Telaşı biraz daha artmıştı. Alt katında kimse oturmuyordu. Yuvayı aldı ve girişe güzelce yerleştirdi. Püsküllü hala kendisini takip ediyordu. Birbirlerine baktılar.
"Kızım en uygun yer burası, beğenmemezlik etme."
dedi. Diğeri anlamış gibi sessizce yuvaya girdi. Göz atıp yukarıya çıktı. Merak içinde bekledi. Olumsuz bir şey yaşanmamasını diliyordu. Yirmi dakika sonra dayanamayıp aşağıya indi. Küçük sarı yavrusunu temizliyordu. Rahatsız etmemek için hemen yukarı çıktı. Sorunlu bir doğum olmamasına sevindi. Telaşı ve huzursuzluğu bitmişti. Mutluydu. Her yirmi dakikada bir aşağıya iniyordu. Püsküllü dört yavrulu bir anne olmuştu. Onun da telaşı ve huzursuzluğu bitmişti. Yuvasının yanına bir kap mama ve su koydu. Onu yavrularıyla baş başa bırakıp yukarı çıktı. O gün ortalıkta hiç gözükmedi. İkisinin de kafası rahattı. Yukarıya geldiğinde mamasının bittiğini anlıyordu. Tabii her zaman mama için çıkmıyordu. Sevgi istiyordu. Sevilmek istiyordu. Karşısına geçip
"Mav, mav"
diye konuşmayı da seviyordu. Artık yanında eskisi gibi uzun zaman geçirmiyordu. Bir gün yuvaya mama bırakmaya indiğinde yavrunun biri yuva dışında cansız bedeniyle öylece duruyordu. Üzüldü. Ertesi gün ne Püsküllü ne de yavruları yuvadaydı. Meraklanmasına gerek kalmadan Püsküllü geldi. Mamasını verdi. Sevdi. Konuştu. Fazla oyalanmadan gitti. Ertesi sabah bahçedeki kedilere mama verirken Püsküllü ve üç yavrusunu yakın zamanda kısırlaştırılan bir başka kedinin yavrularını büyüttüğü depoda gördü. Bir kaç gün sonra yavrulardan birinin parçalanmış vücuduyla karşılaştı. Üzüldü. En hareketli yavrusuydu. İri gözleri vardı. Sarı benekleri olan güzel bir beyaz kediydi. Artık siyah beyaz renklerin karışımından oluşan ikiz yavruyu andıran kediler kalmıştı. Bir süre sonra iki yavrusunu site içerisinde başka yere taşıdı. Acıktığında geleceği yeri biliyordu. Eninde sonunda yavrularını da alıp tekrar gelecekti. Böyle düşünüyor ve bekliyordu. Öyle de oldu. İki ay ne çabuk geçmişti. Anne sütü yanında yavrulara destek olması için mama vermeye başladı. İki yavru birbirleriyle oynarken Püsküllü saklandığı yerden onları izliyordu. Bir sabah kedilere mama verirken yavrulardan birinin cansız bedeniyle karşılaştı. Püsküllü yavrusu Midilli ile baş başa kalmıştı. Yavru, annesi yanında olmasa da hayatını devam ettirecek görünüyordu. Püsküllü yavrusuyla pek ilgilenmiyordu artık. Karşı bahçede koşuşturmaya başlamıştı. Erkek kediler etrafında dolandığı için her an tekrar hamile kalabilirdi. Veterinere götürdü. Çocuk sahibi olamayacaktı artık. Midilli kendinden büyük kedilere kafa tutuyor, mamanın bulunduğu kabı onlara bırakmıyordu. Büyüklerse onun hareketlerini küçük olmasına verip ses etmiyor ve kaptan ayrılmasını bekliyorlardı. Kendine oyun arkadaşı bulmuştu. Onun da adı Beyaz'dı. Birlikte güzel zaman geçiriyorlardı. Beyaz'ın evine gidiyordu bazen. Mama kabında güzel mamalar oluyordu. Beyaz onlardan yemesine ses etmiyordu ama evde kalmasını da istemiyordu. Oynaşıyorlar Beyaz sıkılınca ayrılıyorlardı. Hayat her canlıya eşit davranmıyordu. Etrafında bulunan kedilere elinden gelen yardımı yapıyordu. Karşılıklı birbirlerine sevgi veriyorlardı. Bu kadar bağlanmak iyi değildi. Evinin önündeki dar bir yolda gözünün önünde bir kedinin üstünden hızla bir araba geçti. Son anlarını görmek üzücüydü. Püskül' lünün abisiydi. Ölüsünü kaldırdığı kaçıncı kedi olmuştu bu? O gün olayın etkisinden kendini kurtaramadı. Mama verdiği tüm kedilerle arasında bir bağ vardı. Taşınacağı yeni evinde mama verme dışında kedilerle bir iletişim kurmak istemiyordu. Küçüğünden büyüğüne hepsi tatlı ve sevgi doluydu ama yakınlaştıktan sonra vazgeçmesi zordu. Geriye belleğinde yer eden ve unutamayacağı anılar kalacaktı. Minnoş' u her zaman hatırlayacaktı. Ne yaptığını düşünmeden edemeyecekti. Ara ara yolunu bu taraflara düşürüp kontrol maksadıyla mama verecekti. Hepsinin yeri ayrıydı. Midilli' yi nasıl unuturdu. Ya ayağının dibinden ayrılmayan isimsiz kedileri. O duygu vücudunun her tarafına yayılmaya başladı. Beyaz' ı ve eşyalarını alarak üzüntüsüyle birlikte bundan sonra oturacağı evine doğru yola çıktı.

1 Eylül 2016 Perşembe

HERKES EKTİĞİNİ BİÇER (ÖYKÜ 32)


BÜYÜK OLDUĞU İÇİN KİMSE SESİNİ ÇIKARMIYORDU


Babasının cenazesine yetişememişti.
Anca bir kaç gün sonra matem kokan eve ayak basabilmişti.Ölü evi annesi ve babasının mutlu yaşadığı bahçe içerisinde güzel bir evdi.
Bahçede ki ağaçları babası dikmişti.
Ne ağaçların büyümesine ne de evin değişimine tanıklık etmişti.Bu evde yaşam olarak hiç bir anısı yoktu.Ana babası kendisi için elinden geleni yapmıştı.İş hayatına atıldıktan sonra onun da kardeşlerine yardım edeceğini düşünmüşlerdi.
Maddi olarak katkısı şöyle dursun manevi olarak desteği bile olmamıştı.Para kazandığı halde aileye yük olmaya devam etmişti.
Kendinden sonra gelenlerin bir önemi yoktu.
Gençliğinde ailesine nasıl bir faydası olmadıysa ileri yaşlarında da olmadı.Bencildi.
Evin telefon numarasını bir şey isteyeceği zaman hatırlardı.
"Hoşgeldin"
"Hoşbulduk"
Üzüntünün her çeşidi bu evin içine sinmişti.
Zaman zaman gözyaşının buruk,acımsı ve ciğeri yakan kokusu evin her tarafını sarıyordu.
Babasının öldüğü odaya girdi.
Etrafa göz gezdirdi.Elbise dolabını açtı.
Babası tabiri caizse kirli çıkındı.
Kıyafetlerinin ceplerinde ufak da olsa muhakkak para olurdu.Babası yaşarken kirliye attığı kıyafetleri için annesine her zaman
"Avrat ceplerine bakmayı unutma"
derdi.Cep kurcalama alışkanlığı olmayan annesi kimi zaman kıyafetlerle birlikte paraları yıkamış olurdu.Tüm kıyafetlerin ceplerini kurcalamaya başladı.Çıkan paraları cebine atıyordu.
Yıllardır her şeyi acısıyla mutluluğuyla beraber yaşayan annesinin ölen kocasının ceplerini karıştırmak aklının ucuna bile gelmemişti.
Tüm kıyafetlerin ceplerinden çıkan paraları diğer aile fertlerinin önünde cebine attıktan sonra babasının parmağından çıkan yüzüğü de kimseye sormadan kendi parmağına taktı.
Büyük olduğu için kimse sesini çıkarmadı.
Ertesi gün veraset işlemleriyle uğraşıldı.
İzinli olduğu sürece bu işlemler tamamlanmalıydı.
Nüfus müdürlüğü,mahkeme derken gerekli evraklar alındığı gün tüm aile bankanın yolunu tuttu.Babası emekli aylığını bankaya gider gişeden alırdı.Kart çıkartmak istememişti.
Dolayısıyla hastanede yattığı sürece emekli aylığını alamamıştı.Biriken aylığı almak için belgelerle birlikte tüm aile bankaya gelmişti.
Memurdan parayı aldı ve cebine attı.
Büyük olduğu için kimse sesini çıkarmadı.
Oysa o parayı annesine vermeliydi.
Annesi de bir şey demedi.
Eve geldiklerinde babasıyla ilgili anılar odanın içerisinde uçuştu.Kimi zaman kahkahalar eşlik etti kimi zaman ise bir hüzün çöktü.
Kaldığı süre boyunca şu gün bu gün adı altında yapılan masraflara katkıda bulunmadı.
Cebine attığı babasının parasından bile harcama yapmadı.Ailesi sırtını dayıyacağı yerdi,para harcayacağı yer değildi.Gençliğinden beri para harcadığı insanlar hep başkaları olmuştu.
Şimdi hayatında onlardan eser yoktu ama ailesi ise yanındaydı.Evin büyüğüydü.
Babadan sonra onun yerini alacak kişiydi.
Ama öyle olmadı.
Sadece kendi hayatını düşündü.
Büyüktü.Hep büyük olarak kalacağını sandı.
Günler günleri,aylar ayları,yıllar yılları kovaladı.
Aile bireylerinin hepsi büyüdü.
Ama o kendini hala büyük sanıyordu.
Oysa herkes büyümüştü.
Artık hepsinin söyleyecek bir sözü vardı.
Geçmişte ki gibi susmak yerine gerektiğinde konuşuyorlardı.Bu hoşuna gitmiyordu.
Hele geçmişte ki yaptıklarından bahsedilsin istemiyordu.Ama yaşanmıştı.
Yaşanılan nasıl yok sayılırdı?
Ailesi yüzüne karşı söylediği laf gibi gerektiğinde desteğini esirgemiyordu.
Hayat ise yaptıklarını daha iyi anlasın diye ona güzel bir ders veriyordu.
Gençliğinden beri söylediği
"Sikilmedik bir kulağımın arkası kaldı"
sözü artık geçerli değildi.
Orayı siken ise kendinden bir parçaydı.
Hayat ona geçmişte ailesine yaptıklarının benzerini yaşatıyordu.


NOT :
Öyküme konu olan resim iki tane portre suluboya çalışmamdır

1 Ağustos 2016 Pazartesi

MALUM KİŞİ (ÖYKÜ 31)


MASKENİN ARDINDA Kİ YÜZ


Kızıl saçlı kadın aynı masada oturduğu diğer kadınlarla birlikte sahneye doğru yürüyordu.
Yürürken bir eliyle kimyon rengi elbisesinin eteğini yukarı doğru çekiyor diğer eliyle şarkıya eşlik ediyordu.Hani Sibel Can sahnede şarkı söylerken bu hareketi yapmıştı da olay olmuş aylarca konuşulmuştu ya aynı onun gibi.Üzerine elbise yapışmış kalçasının biri sağa giderken diğeri tersi istikamete gidiyordu.Altına hiç bir şey giymemişti.
Genç olan kadınların içerisinde Manukyan benzeri yaşlı iki kişinin gerdan kırıp göz süzerek oynamaları görülmeye değerdi.
Bu gurup hareketleriyle o kadar dikkat çekti ki iki etrafta ki insanlar
"bunlar kim?"
diye sormaya başladı.
Sonra da aynı masada oturduğunu gördükleri malum kişinin akrabaları diye düşündüler.

Sahneden inmemeye yemin etmiş gibiydiler.
Orkestra müziğe başlar başlamaz soluğu sahnede alıyorlar ve hoplaya zıplaya oynuyorlardı.Müziğe ara verilmezse oturmayı düşünmüyorlardı.Müzik başladığında o gruptan muhakkak birileri sahnede oluyordu.O geceye özel kıyafet giymiş insanların arasında deri pantolonlu genç bir kadın ile yaşı 70'e dayanmış bir erkek el ele tutuşmuş halay çekiyordu.Erkeğin yüzünde ki boncuk boncuk ter beraber oynadığı genç kadına ayak uydurmak da zorlandığını gösteriyordu.
Yaptığı hareketler iki etrafın alaycı bakışlarına maruz kalıyordu.Yakışmıyordu.
Deri pantolon giymiş genç kadının diğer arkadaşlarından bir farkı yoktu.
Kafasının yan tarafında bulunan tek tük beyaz saç dışında kel olan 70'ine merdiven dayamış kart horozun bu kadınlarla beraber olması onun da kim olduğu hakkında aşağı yukarı bilgi veriyordu.
Kart horoz da malum kişinin masasında oturuyordu.Malum kişinin arkadaşlarım dediği ama davetlilerden kimsenin tanımadığı bu malum insanları getirmesi hoş olmamıştı.
Ortam onların olacağı bir ortam değildi.

Maskeyle dolaşan insan günde kaç maske değiştirir?Maskeleri birbirine karıştırmaz mı?
Kişi hangi maskeyi takarsa taksın bir süre sonra insanlar o maskenin arkasında ki yüzü görür.
O nedenle bu insanların etrafında her zaman değişik yüzler bulunur.
Ruhları orospudur.

Şimdi de sahnede iç içe daire oluşturarak halay çeken grupların en ortasında malum kişi ve arkadaşları halay çekiyordu.Halayın bir ucunda kart horoz diğer ucunda malum kişi vardı.
İki kart horoz ellerini ve ayaklarını öyle bir sallıyordu ki...70'lik değil de halay çektikleri insanlar gibi genç olduklarını ispatlamaya çalışıyorlardı sanki.Oysa bu genç kadınların arasında ikisi de dede gibi görünüyordu.
Esasında dededen ziyade o malum kadınların arasında malum adamlar gibi görünüyorlardı.

Gecenin sonuna gelmeden malum kişi bu malum arkadaşlarını alıp sessizce gitti.
Malum kişinin ve arkadaşlarının yokluğu hissedilmedi.Arayan soran olmadı.
Gecenin sonunda malum kişinin orada olmasının çok da gerekli olmadığı anlaşıldı.

Kişi yüzüne bilmem kaçıncı maskesini taksa da gün gelir yaşamın kendisi gerçek yüzünü tüm çıplaklığıyla ortaya döker.
Taktığı maskeler kendini kandırmaktan başka bir işe yaramaz.Maskenin ardında ki yüzü çevresindekiler de bilir ama bilmiyormuş gibi yapar.Yalanla dolu maskenin ardında ki gerçek yüzü ne kadar saklayabilirsin ki?

Olmayacak yerde 5-6 malum kadın ve bir kaç malum adam.
Malum kişi onların arasında nasıl gözüküyordu?

NOT :
Öyküme konu olan resim "maskenin ardında ki yüz" isimli yağlıboya çalışmamdır.


1 Temmuz 2016 Cuma

TELEVİZYON KUMANDASI (ÖYKÜ 30)


AVUCUNDAN ACIMASSIZCA KAYIP GİDEN YAŞAMIYDI


O gün de her gün ki gibi çok erkenden uyandı.
"Zaarrrtttt "
Uyanır uyanmaz yaptığı şey uyurken uzak kaldığı televizyon kumandasını eline alıp televizyonu açmaktı.Öyle izlemek istediği bir televizyon kanalı veya bir proğram da yoktu.
"Zuurrrtttt"
O kanaldan bu kanala gezinir dururdu ama Flash TV'de sabah kuşağında izlediği evlilik proğramının tekrarını kaçırmazdı.İleri yaştaki göbekli,kilolu insanların bir araya geldiği,bir müzik parçasıyla göbek atmaya başladığı bir proğramdı.Onlar göbek atarken keyifle ve gülerek izlerdi.
"Zıırrrtttt "
Sabah kahvaltısını yaparken tekrar proğramı biter yerine canlı yayınlanan proğram başlardı.
Saat 09:30 u gösterdiğinde ise içki faslı başlardı.Alışverişe gidecekse içki saati biraz sarkardı.Alkollü araba asla kullanmazdı.
Toplu olarak bir şey yapılacaksa ona uygun bir saat olmalıydı.Günün çoğunluğu içki ve uykuyla geçtiğinden etrafında ki insanlar gerek olmadıkça bir şey istemiyordu.
"Zaarrrtttt"
Her sabah aynı saatte rakı veya şarabı (hangi içki varsa,olmadı bira) bir miktar ekşi elmayla birlikte önünde yer alırdı.Saat 10:00 gibi Müge Anlı'nın proğramına geçerdi.Öğlen ise içki faslı biter karnını doyurmak üzere mutfağa yönelirdi.Geri döndüğünde "kısmetse olur" proğramını açar seyrederken akşama kadar osura osura yatardı.
"Zaarrrtttt"
Vücudundan gaz çıkarma eylemini sadece uyurken değil aile bir arada sohbet ederken,
yemek yerken de yapardı.
"Zuurrrtttt"
"Eee ne yapayım geliyor,tutayım mı?"
derdi,
"Tuvalete git ya da balkona çık."
dendiğinde ise denileni bir kaç kere yapar sonra vazgeçip oturduğu yerden sallamaya devam ederdi.
"Zıırrrtttt"
Farklı bir insandı.Farklılığı ise bu yaptıklarında saklıydı.Kendine göre yapılan normaldi.
"Siz de yapın"
"Zaarrrtttt "
Etrafında ki insanlara saygısızlık yaptığını düşünmüyordu.
"Ne yapayım geliyor"
diyordu.Etrafında bulunan insanlar ise
"Götüne sok"
diyecek kadar yüzgöz olmak istemiyordu.
Arada saygı olsun istiyorlardı.
Bunun farkında bile değildi.
Vurdumduymazlığın doruğunu yaşıyordu.
İnsanlar kendisine göre davranmalıydı.
Oysa öyle bir dünya yoktu.
Saygı tek taraflı değildi ki.
Karşısında ki insana saygı duymayan saygı beklememeliydi.
"Zuurrrtttt "
Karşınızda ki insanla sohbet ederken
"Zaarrrtttt "
diye ortalığa yayılan ses (koku) eylemi yapanı rahatsız etmezdi.Yeri geldiğinde karşısındakine acımasızca laf söylerdi.Yıllardır her günü aynı olan insan,
"Sikilmedik bir kulağımın arkası kaldı."
der dururdu.
"Zuurrrtttt "
Nereye giderse gitsin günlük yaptığı şeyler değişmezdi.Sahil kasabasında yaşayan bir tanıdığının yanına gittiğinde de,
"Buralarda yaşayamam"
diye tutturdu.Sadece meyhaneye gitmek üzere iki kere evden çıkmanın dışında yaptıklarında bir değişiklik olmadı.
Karşısında ki de dayanamayıp,
"Evden dışarı çıkmıyorsun,her yerde aynı şeyleri yapıyorsun;içki,TV ve uyku.Esasında senin gibi biri her yerde yaşar"
dedi.
"Zıırrrtttt"
Kuru kuru
"Gerçi doğru söylüyorsun."
deyip sahil kasabasında nasıl bir yerde oturması gerektiğini,her gün yaptığı şeyleri sırasıyla nasıl yapacağını anlatmaya koyuldu.
Sadece görüntü farklıydı,yapılanlar aynıydı.
"Zaarrrtttt"
İnsanın kendini var etmeye çalışması dururken neden yok etmeyle uğraşırdı.
Onun da bir bildiği vardı muhakkak.
"Zuurrrtttt"
Bir şey arıyordu.
Bir yandan içkisini yudumluyor bir yandan da aramaya devam ediyordu.
Aniden gözü ışıldamaya başladı.
Define bulmuş gibiydi.
"Ver hele onu."
"Zıırrrtttt"
Kumanda elinde bir o kanal bir bu kanal gezinmeye başladı.Zaman ilerliyordu ama hayatı bir kumandanın ucunda oradan oraya zaplayarak geçiyordu.Yaşam kimi için kumandanın ucunda kimi için dışarıda kimi için ise...
"Zaarrrtttt"
"Zuurrrtttt"

NOT :
Öyküme konu olan resim "İSİMSİZ" portre suluboya çalışmamdır.