Bülbül Yuvası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bülbül Yuvası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Kasım 2014 Perşembe

BÜLBÜL YUVASI 7 (ÖYKÜ)


ZAMANI GERİYE ALABİLSEK


Artık "Bülbül Yuvası" nın bulunduğu sarı binanın yüksek fiyattan satışı istenmiyor.Ustadan
"Ben alacağım."
diye de haber gelmiyor.
Artık hem sarı binanın ikinci katında hem de "Bülbül Yuvası" nda oturuyor.
Kimseye eyvallahı yok.
Kimseden laf işitmiyor.
Gerçi söylediği laflarla bizi boğan büyük halamın eşi,sarı binada oturmaya başlayan kardeşi ve onun eşi ortanca halama da bize olduğu gibi olmasa da son günlerinde sözleriyle rahatsızlık vermeye başlamıştı ama ailemin yaşadığı cinsten değildi.Neyse?
Hatırlıyorumda "Bülbül Yuvası" ndan ikinci kata indiğimizde küçük halam;
"Bunu da nerden çıkardınız.
Oturaydınız oturduğunuz yerde.
Ölüm hak miras helal."
demişti.Tabii babamın yüzüne kimse bir şey demiyordu.Söylenenler iyi gelin ve çocukları yanında söyleniyordu.

Bazen düşünüyorum da çevremizde baba ya da aile olmayı hak etmeyen ne kadar çok  insan var.Eşine ve çocuklarına insan gibi davranmayan başkasına nasıl davranabilir ki?Ölüm bilemediğimiz bir zamanda biraz ilerimizde ama yaşadıklarımız ve yaşattıklarımız az bir gerimizde.Yaşanılan güzel ve kötü anıların canlılığı kişilerin ölmesi veya yaşaması ile alakalı değil,
yaşatılanlarla alakalı.
Anıların güzelliği,o güzelliği yaşayan/yaşadığın insanlarda saklıdır.Kötülüğü de...

"Ölünün arkasından konuşulmaz,günah."
denir,katılmıyorum.Nasıl iyiyi konuşabiliyorsak kötüyü de konuşabilmeliyiz.Yaşarken insanların yaptıkları günah değil de arkasından konuşulursa mı günah?
Ben konuşuyorum...
Tüm günahlar benim olsun.
Olanlara seyirci olanlar da
"ölünün arkasından konuşulmaz"
desin dursun.Affetmiyorum.

Ortanca halam olanağı olsa sarı binada oturmazdı diye düşünüyorum.
Hatta kocasının ailesinden kalan senelerce oturduğu miraslı evin satılmasından sonra 2-3 sene istediği yerde kirada oturdu.
Her sene kirayla uğraşmak yerine sarı binaya taşınmak zorunda kaldı.
Taşınmadan önce evde tadilata girişildi.
Duvarlar yıkıldı,kullanılan bazı bölümlerin yerleri değişti.Bunlar yapılırken kendi harcamaları yanında sarı binanın diğer katlarından alınan kiralar da harcandı.
Kimse bir laf söylemedi.
Bu olanları gördüğümde içimin acımasına neden olan ise biz orada otururken babam,sarı binayla ilgili yapılacak bir şey olduğunda alınan kiralara dokunmayıp kuruşu kuruşuna herkesin payına düşeni verdiği halde büyük halamın habersiz gelip kiracılardan kaç liraya oturduğunu öğrenmeye çalışması olmuştur.Acaba babamın kiralardan para tırtıkladığını mı düşünüyorlardı?

Dün ile bugün birbirini nasıl da inkar ediyor.Acımasız olan dün sana ne oldu?Acımasızlığın kişilere göre mi değişiyor?Sarı binayla ilgili harcamaları,
"Diğer evlerin kiralarından düşsene"
dediğimizde babam konuşmamızı dinlemeksizin
"Burada oturan biziz.Tabii ki bir problem çıktığında bu masrafı karşılayacak olan biz olacağız.O paraya asla dokunmam."
derdi.Dediğini de yapardı.

Şimdi oturup düşününce çoğu yapılanların  mal sahibi olmayan eniştelere mal edilmesini saçma buluyorum.Küçük halamın eşini bunların dışında tutmak istiyorum.
Entellektüel,hayata farklı bakan bir insan.Halama ait hiç bir malla ilgilenmedi.Hâlâ da öyle olduğunu düşünüyorum.Bazı olaylarda 
küçük halamın bir lafı her şeyi halledecekken o sadece seyretmeyi tercih etmiştir.Ya da söyleyeceklerini bizden yana kullanmamıştır.
Bize yaptığı en güzel iyilik ise hissemizi satın alması olmuştur.

Sarı binadan çıkmak özgürlüğümüze kavuşmak olmuştur.Kendi kanatlarında uçmak.Bir dağın tepesine çıkıp havayı içine özgürce çekmek...

Hatırlıyorumda bir sabah büyük halamla kocası sarı binaya gelmişlerdi.Kapıyı ben açmıştım.
Gündüz,babam evde olduğuna göre günlerden pazar olmalı.İkinci katın salon kadar büyüklüğünde ki kullanışlı olmayan giriş kısmına yemek masasını koyup,
yemek yenilen yer olarak kullandığımız yerde buyur etmiştik.Artık belirgin bir şekilde iki aile arasında bir soğukluk vardı.Halamın kocası her zaman ki şeyleri söylemeye koyuldu.Babam da her zaman olduğu gibi alttan almaya başladı.Aynı şekilde karşılık verildiğinde kavga çıkmaması olası değildi.
En sonunda sessiz duran annem babama dönerek,
"Ne alttan alıyorsun ya,
konuşsana.Annenin evinde oturuyorsun,onun annesinin evinde oturmuyorsun ya."
deyip karşı tarafa dönüp söyleyeceklerini söyledi ve 
"Çıkmıyorum.Elinizden geleni ardınıza koymayın."
diyerek konuşmayı sonlandırdı.
Bu konuşmanın ardından büyük halam ve kocası gitmek zorunda kaldılar.
Konuşacak bir şey kalmamıştı.
Bu bir kırılma noktasıydı.
Sessiz,her şeye iyi yanından bakan annemi ilk defa böyle görmüştüm.
Atalarımızın söylediği hiç bir sözün yabana atılmayacağını bu olay nasıl da gösteriyor.Yılların sessiz Atiye Hanımı böyle mi olacaktı?
O günden sonra annem,büyük halam ve kocasıyla bir daha bir araya gelmemeye çalıştı ve konuşmadı.Kırılmıştı.Kocasına yaşatılanı ise asla affetmedi.

Hayat bana iki şeyin geri alınamayacağını öğretti;
Biri zamanı diğeri söylenen sözleri.
Ağzımızdan çıkacak lafı önce düşünüp sonra söylememiz gerekir.
Kulak duymaya bir görsün...

NOT :
Öyküme konu olan resim "DOKUNMAK" serisinden yağlıboya çalışmamdır.

17 Kasım 2014 Pazartesi

BÜLBÜL YUVASI 6 (ÖYKÜ)


ÖLÜM HAK MİRAS HELAL


Babaannem ve dedem öldükten sonra tüm çocukları sarı binanın satılmasına karar verdi.Karar verdiler ama sarı binaya değerinin üstünde fiyat biçtiler.
Satılma kararı ailemde sevinç rüzgarlarının esmesine,yüksek bir fiyat istenmesi ise üzüntüye neden olmuştu.
İstenen parayı kimsenin vermeyeceğini sanırım tüm mirasçılar da bizim gibi tahmin ediyordu.Fakat eve bakmak için gelen-giden arasından muhakkak istenen parayı veren çıkardı.O zaman "Bülbül yuvası" nda ki sevinci görmeliydiniz.Ailenin daha önce aldığı arsanın üzerine temel atılmış devamı da hisselerine düşecek parayla yapılacaktı.
Ondan sonrası evimizde yaşamaya devam edecektik.
Bu düşüncenin mutluluğunu yaşamak bile güzeldi.

İş ciddiye binmeye başlayınca ustadan haber gelirdi,
"Evi ben satın alacağım."
diye.Evin içini bir üzüntü kaplardı.
Küçüklü büyüklü evin her elemanı böyle bir şeyin olmayacağını bilirdi.
Sanırım diğer mirasçılar da bunun farkındaydı.Nasıl alacak diye bir süre beklenirdi.Yaşam ise akmaya devam ederdi.

Yıllar geçer sarı bina tekrar üzerinde bir fiyatla satılığa çıkar ve muhakkak bir alıcı bulurdu.İş ciddileşmeye başladığında yine ustadan,
"Evi ben satın alacağım."
haberi gelirdi.Bu olay her seferinde kendini tekrar eder dururdu.
Dolayısiyle ailem laf duymaya devam ederdi.Oysa evin satılmasını engelleyen ailem değildi.Aksine bir an önce satılmasını isteyen taraftı.

O yıllar,nasıl da gaddardı.
Esasında yılların hiç bir suçu yoktu.
Gaddar olan insanın kendisiydi.
Kime ne kazandırdı hep merak etmişimdir.Şöyle geriye dönüp baktığımda unutulmayacak çok şey bırakmış.Bunların bir kısmının üstünü daha sonra yaşanılan güzel hayat örtmüş bir kısmını ise örtememiş.

Dedemin gözlerinin gözlük camından dışarı fırlıyacakmışcasına büyüdüğü ve ağzından tükürük saça saça kıpkırmızı bir suratla
"Hepinizi önüme katacağım.Sırayla ölümünüzü göreceğim."
diye bağırmasını küçücük çocuk olan benim unutmam mümkün mü?Sevdiğim insanların öleceğinden bahsediyordu.
O zaman hissettiğim kaybetmek korkusunu nasıl anlatsam ki?
Anlatabilir miyim?
Anlar mısınız?
Şu satırları yazarken bile yaşamak istemediğim o anı yaşıyorum.
Affetmiyorum.
"Haspinallah haspinallah"
diyen annemin durumunu düşünüyorum da...Onun işi hepten boktanmış.Böyle düşünen bir insanla aynı evin içinde yaşamak.Nasıl güvenebilirsin?
Halalarımın anlatılan bu duruma kayıtsız kalmaları durumun artık çekilemiyecek bir hale gelmesine kadar sürdü.Küçücük çocuk olan beni dedem gördüğü yerde bir kaşık suda boğacak durumdaydı.Aynı evin içinde bir araya gelmemeye çalışılıyorduk.Daha sonra zoraki de olsa sanırım büyük halam yanlarına almıştı.

Geçmişte yaşanmıyor ama yaşanılmamış gibi de hayat devam etmiyor.Her nedense hatırlansın ya da hatırlatılsın istenmiyor.Yaşanılanı yok edemezsiniz ki...

En küçük halamın istersek bize düşen hisseyi  alacağını söylemesi ve annem-babamın bunu kabul etmesi sarı binadan kurtulmamızı sağladı.Sarı binadan kurtulurken bile yaşanılanlar aile kavramını iyice sorgulamama neden olmuştu.Halam ilk önce anlaşılan paranın yarısını gönderdi.Kalanını da daha sonra gönderecekti.Önceden anlaşılan ustalarla ve hemen alınan malzemelerle evin kaba inşaatı ortaya çıktı.Kapı-pencere siparişleri,sonrası sıva ve ıvır-zıvır...Bir an önce bitsin ve eve geçelim istiyoruz.Bu arada laf bitti sanmayın.Her zaman laf söylemede baş köşede olanlar aynen devam etti.Evin yapılıp yapılmaması önemli değildi,para alındıysa sarı binayla artık ilişkimiz kalmamıştı ve evden çıkmalıydık.
Ev yapılana kadar ister çadır kuralım ister sokakta kalalım ne yaparsak yapalım yeter ki sarı binada olmayalım isteniyordu.Sürekli söylenen buydu.
Bacı-kardeş ne demekti?
Ölüm döşeğindeki insana
"Abi hakkını helal et."
demek kadar basit bir şey miydi?
Bir-iki ay bile susamadılar.Artık dayanılacak durum kalmadığında da inşaat halindeki binanın bir odasını herşeyiyle hazır duruma getirip taşındık.

Sarı binanın önüne kamyon gelip eşyalar yüklenmeye başlandığında benim ve annemin mutluluğunu görmeliydiniz.
Yaşamımızın bir kısmının geçtiği bu yerden ayrılmak hüzünlenmemize neden olsa bile o hissedilen mutluluğun tadı bir başkaydı.Babam mahzundu,
üzüntülüydü.Bizlere nazaran sarı binada yaşamışlığı ve anıları daha fazlaydı.
Onun için bu yerin anlamı daha büyüktü.
Zaten bir sene boyunca elimiz yüreğimizde oldu.Fazla konuşmadı.İyi görünmüyordu.Ona bir şey olacak diye korkuyorduk.Bir senenin sonunda evimiz her şeyiyle tamamdı.Bahçeye ağaç,çiçek eken babam uğraşını bulmuştu.Bir senenin sonunda hayatımız normal düzenine girdi.Böylece sarı bina,bundan sonraki yaşantımızda yer almayacak şekilde hayatımızdan çıkmıştı.

NOT :
Öyküme konu olan resim "BAKIŞLARDAKİ ACI" siyah-beyaz bir fotoğraftan çalıştığım yağlıboya çalışmamdır.

30 Eylül 2014 Salı

BÜLBÜL YUVASI 5 (ÖYKÜ)


HER ACI BİR BAŞKA ACININ ALTINDA KALIYOR


Her zaman olduğu gibi yemeğin ortasında ağlayarak masadan kalktım.
Masayı terketmemi gerektiren lafları neden söylerdi bir türlü anlamazdım.Yarı aç kalktığım masada kendisi takma dişlerini birbirine vurup ağzını şapırdata şapırdata yemeğine devam ederdi.
Ben ise bir köşede ağlıyor olurdum.
Suçum neydi,bilmezdim.
Annemin,babamın kazancıyla aldıklarından yaptığı güzel yemekleri yemek miydi?Anlamazdım.

Sarı binada oturmak laf duymak için yeterliydi.Orada oturmanın dışında sanki karnımızıda doyuruyorlardı.
Oysa sarı binada oturmanın dışında kimseden bir katkı yoktu.Dedem sokaktan gelirken bir ekmek veya başka bir şeyler alıp eve gideyim diye düşünen cinsten biri değildi.Elini kolunu sallaya sallaya gelirdi.Zaten kimse de ondan bir şey beklemezdi.Huzurlu bir yaşantı,
istenen buydu.

Daha sonraları annem ya yemekten önce ya da sonra benim karnımı doyurmaya başladı.Bana söylenen sözler yaşlı diye es geçilecek türden değildi.Artık aynı odada da bulunmamaya çabalıyorduk.Her gördüğü yerde bana laf söylüyordu.
Ben ise daha çocuktum ve ne yapıyorum diye düşünürdüm.Bana söylerken anneme laf vurmalar.
Annemin "haspinallah" çekişleri...
Akşam babam eve geldiğinde de lafları o değil de başkası kendine söylemişcesine çocuk gibi ağlamaları.
Evin durumunu düşünün.
Halbuki elimden tutup beni gezdirsin isterdim.Hikayeler anlatsın isterdim.Dede gibi bir dede olsun isterdim.

Acaba diğer torunlarına da bana davrandığı gibi mi davranıyordu?Onları da yaşadıkları evin içine sığdırmıyor muydu?Kızlarına da anneme yaptıklarını mı yapıyordu?Bütün bunları merak eder dururdum.

Kulaklarımız istediğimiz şeyleri duyduğu müddetçe biz ve karşımızdaki insanlar iyi.Duymak istemediklerimiz yüzümüze vurulduğunda ki acı,yaşanılandan daha mı beterdir?
Yaşanılan acı yüreği öyle bir ağlatır ki bir daha aynı şeyleri yaşamak istemez insan.Yaşatanlar bu acının nasıl olduğunu  bilmezler mi?
Bence bilirler,bilirler de bilmek istemezler.

Sarı binada oturmak birilerine kıslı olmayı mı gerektiriyordu acaba?
Meğer bu bizim için öyleymiş.Oysa ki gelecek,insana neler neler gösteriyor.
Bugüne bakınca babamın hem kendine hem bize yazık ettiğini düşünüyorum.

Dedemi hatırlamak istediğimde daha küçük yaşlarıma giderim.Etrafta olanları tam anlamayacak yaşlara...
Yayla zamanlarına...

Ablam ve arkadaşları evcilik oynayacakları zaman beni çarşıya dedemin yanına gönderirlerdi.
Dedem,kese kağıdına o an sergide bulunan her türlü meyveyi koyar beni gönderirdi.Meyve dolu kese kağıdı elimde arada meyvelerden atıştırarak evcilik oynanan yere gitmelerimi hatırlarım.
Esasında o yaşlardaki yayla günlerime gitmemin dedemle hiç alakası yok.
Yaylanın en güzel zamanları.O yılların bir daha da o yaylaya uğramadığını düşünürüm.Hemen hemen herkes birbirini tanırdı.Akşamları gençler,
gruptan birinin evinde buluşurdu.O evin ön tarafındaki geniş sofasında toplanırlar,sohbet ederler ve birden fazla gaz lambası ışığında papaz kaçtı,pis yedili,pinaki gibi oyunlar oynarlardı.
Ortada bir iddia olurdu.Kazananın kaybedene verdiği cezalar olurdu.
Cezalar da oyunlar kadar eğlenceliydi.

Gündüzleri de ayrı bir güzellikti.
Büyükler meydanda yakan top oynardı.
Biz çocuklar dahil ebeveynler de meydana toplanırdı.
Ne keyifli geçerdi saatler.
Hele sisin dağdan aşağılara indiğinde ki saklambaç oyunu...
Bu keyfi ileri ki yıllarda biz çocuklar delikanlılık zamanımızda yaşadık.
İki metre ötendekini sis nedeniyle görmemen oyuna ayrı bir zevk veriyordu.

Seneler ilerledikçe sis perdesini etrafına yaymanın nasıl bir şey olduğunu öğreniyorsun.İstediğin insanlar o sis perdesini geçebiliyor istemediklerin ise her zaman sis perdesinin ötesinde...
Sis perdesinin gerisinde yaşananlar ise kişiye ait.Her acı bir başka acının altında kalıyor.Öncesi yaşanılan acı ise her geçen gün etkisini azaltarak insanın yüreğinde hafiften kanamaya devam ediyor...

NOT :
Öyküme konu olan resim,siyah beyaz bir fotoğraftan çalışılmış suluboya bir çalışmamdır.

24 Ağustos 2014 Pazar

"BÜLBÜL YUVASI" 4 (ÖYKÜ)


DUT KURUSUNU SEVMEM O ZAMANLARDAN KALMADIR


"Bülbül Yuvası" nın mutfağında babaannem beni,bir kucağına alıyor bir omuzuna çıkarıyor.
"Mamilim az kaldı."
diyerek beni avutmaya çalışıyor.
Ramazan ayındayız,herkes oruç.
Çocukluk ya,ben de oruç tutmak istemişim.Gece beni kaldırmasalar da kendiliğimden kalkmış evdekilerle yemek yemişim ve niyetlenmişim.
Uzun yaz günleri.Günün sonuna doğru hem susuzluk hem açlık.Çok kötü olmuşum.Ama ye-iç deseler de hiç birine yanaşmamışım.
Babaannemin kucağında o günü öylece bitirmişim.Sonrası beni hediyelere boğduğunu hatırlıyorum.

Bir de bayram günlerini hatırlıyorum.
Yeni alınan kıyafetlerimle uyurdum.
Onları alıp yan tarafta duran sandelyenin üzerine koyarlardı ama ben yine oradan alıp baş ucuma koyardım.
Bayramlıklarımızı giyip erken saatlerde "Bülbül Yuvası" ndan ikinci kata bayramlaşmaya inerdik.Babaannemin elini öptüğümüzde bize içi kabarık yeni bir mendil verirdi.Mendil içerisinde para,şeker,lokum ve şimdi hatırlayamadığım başka şeylerde olurdu.
Dedemi de tembihlerdi
"çocuklara para ver ha."
diye.Verir miydi vermez miydi pek hatırlamıyorum.

Babaannem odasından pek çıkmazdı.
Ya uyur ya da namaz kılar görürdük.
Uyanıksa yatağına koşar bize masal anlatmasını isterdik.Çok güzel masallar anlatırdı.Merak ederdik dedemle nasıl evlendiğini,anlatmasını isterdik.Çocuk gözümüzle görebiliyorduk iki farklı dünyanın insanları olduklarını.
Babaannem başlardı anlatmaya;
"Kolejde okurken okul çıkışlarında dedeniz peşime takılıyordu.Rahatsız olmaya başlamıştım.Arıma bunaldım.
Adım çıkacağına evlenmeyi kabul ettim."
Vali kızı için bu kadar kolay olmasa gerek.Sanki içinde aşk vardı diye düşünürdük.Hiç bir baba iyi yetiştirmek için çabaladığı kızını gidip de bir serseri delikanlıya heba olsun diye vermezdi.Sormuşlar;
"kaderime razıyım."
demiş.Öyle böyle bu evliliği ölene kadar sürdürdü.

Kimi zaman odasında ki yüklüğün altında bulunan  dolaplardan birinin kapağını  içinden istediğimizi almamız için açardı.
Neler yoktu ki;Dut kurusu,
pestil,ceviz,kayısı,bandırma ve hatırlayamadığım bir sürü şey.Dut kurusunu sevmem o zamanlardan kalmadır.Bir yerlerde görsem hemen alırım.Yerken de her daim bu güzel günleri hatırlamak beni mutlu eder.

Babaannemi severdim.Onunla bir arada olduğunuzda size huzur verirdi.
Kendinizi mutlu hissederdiniz.
Son günlerinde yatakta sessizce uzanıp ölümü beklediği anlarda küçük olmama rağmen çok üzüldüğümü hatırlıyorum.
Normalde her zaman yatıyor görsek de o an ona yatmayı yakıştıramamıştım.Gidip elinden tutup o yataktan kaldırmak,
kucağına oturup anlatacağı masalı dinlemek istemiştim.
Yaşımız ne olursa olsun sevdiğimiz insanlara ölümü yakıştıramıyoruz.
Ölüm herkes için ama sevdiklerimizden uzak olsun istiyoruz."Ölüm" ne kadar soğuk bir kelime.

Yaşanılan her anın içerisinde dolaylı ya da dolaysız sevgi var.
Yaşadıklarımız,sevgi denilen şeyi elimizde olmaksızın öğretiyor.
En azından nasıl olması gerektiğini biliyoruz.Yeri geldiğinde geçmişe gidip sorgulamalar yapınca
"bu nasıl sevgiymiş?"
diye yorum yapabiliyoruz.
Sevgi,farklı zamanlarda farklı mıdır?
Sevgi,evlat mı ayırır?

Ailede çocukları en iyi tanıyacak kişi annedir.Dolayısiyle sevdiği söylenen oğul sarı binanın dışında bir yerlerde yaşamalıydı diye düşünürüm.
Babaannem bu konuda bencillik yapmış diye aklımdan geçiririm.
Söylenecek çok söz var ama hiç bir şey söylemek istemiyorum.Şimdiki düşüncelerimle çocukca bakışımı,
hayalimi,sevgimi yıkmak istemiyorum.
Esasında sevgi kendiliğinden yıkılmaz.
Yıkılır.Yıkarlar.
Sadece gözlerini kapatır görmek istemezsin.Yoksa her şey apaçık ortadadır.Görmek istemezsin.
İnsanlar anlatır,senin de işine gelir öyle kabul edersin.
Sevgi çıkarsızdır.
Küçük de olsa bir çıkar varsa o sevgi değildir bence.
Sevgi çıkarsızdır.
Sevgiyi anlamayana ise
"davul zurna az sivri sinek saz."

NOT :
Öyküme konu olan resim "DOKUNMAK" serisinden yağlıboya bir çalışmamdır.

10 Ağustos 2014 Pazar

BÜLBÜL YUVASI 3 (ÖYKÜ)


RENKLERİN TÜMÜ BENİMDİ



"Bülbül yuvası" nın en özel odasının kapısı önündeyim.Kapının sol tarafında fazla yatak-yorganların konduğu yüklük,sağ tarafta kapının biraz ilerisindeyse elbise dolabı vardı.
Şirin bir yatak odasıydı...
Odanın içerisinde gözüm dolanırken zaman yolculuğuna çıkmış gibi hissettim kendimi.

Annem,Adana'nın yerlilerinden Zeynep hoca ve Mustafa'nın çocuğu.
İyi niyetli,saf,kimse hakkında kötü düşünmeyen kendi halinde,ailesi için her fedakarlığı yapan iyilik sever bir kadın.
Şimdi ise ileri yaşlarını yaşayan şirin,sevimli bir anne,bir nene.Hayat anneme yaşaması kendi elinde olmayan bir çok şey yaşatmış.Bir çok şeyi de kendi tabiri ile eşşekliğinden yaşamış.
Bunları anlatırken kendi kendine kızsa da 
"biz ailemizden böyle şeyler görmedik,
böyle yetiştirilmedik"
deyip geçiştirir."Bülbül yuvası" nı yaşanılır kılan oydu.Kutu gibi evin her bir köşesinde emeği çoktu.Beşirnikli bir kadındı.Meşguliyeti evi ve ailesiydi.

Babam hırsı,kini olmayan iyi niyetli bir insandı.Yardım severdi.İhtiyacı olana elindekini vermekten çekinmezdi.
Gençliğinde hovardaymış.
Zaten o hayattan koparmak için evlendirilmiş.Evliliğe pek yanaşmazmış.
Hatta annemden önce bir başka kişiyle nişan takılmış ama bir süre sonra yüzüğü göndertmiş.Onun için babaannem,annem ve bababımın evlenmeleri için aceleci davranmış ve bir ay gibi kısa sürede yıldırım nikahıyla evlendirmiş.Evlendikten sonra da babam hovardalığa devam etmiş.
İyi para kazandığı zamanlarmış.
Ama evini de hiç ihmal etmezmiş.
Zaman,koca evine gittin mi oradan ölün çıkacak zamanı.

Annem ve babam evlendikten sonra "Bülbül yuvası" nda oturmaya başlamışlar.Sarı binanın diğer kiraya verilen bir katında değil de "Bülbül yuvası" nda oturtulmak uygun görülmüş."Bülbül yuvası" ,sarı binanın en üst katındaki çamaşırlık olarak kullanılan yerin eklemeler yapılarak oturulabilir duruma getirilmiş hali...

Söylenene göre babaannem babamı çok severmiş.Eve girip çıkan ahbapların söylediği de buna benzer şeylerdi.Son saatlerinde babamın ismini söyleyip durmuş.
"Ölüm" ne kadar soğuk bir kelime.Ölümü yakıştıramadığım insanlar oldu.
Ölüm,beklemediğin bir an sevdiğin insanı neden alır ki?Oysa hem gidenin hem de onu yolcu edenin birbiriyle paylaşacakları daha çok şeyleri vardır.
Söylenecek sözler eksik kalmıştır.
Her ölüm bir sonraki ölümü mü yaklaştırıyor?

"Bülbül yuvası" nda mutlu,mesut yaşardık.Ama o mutluluğun içine muhakkak bir sıçan olurdu.Belirli bir yaşa geldikten sonra yeri geldiğinde dillendirdiğim düşüncem;bir oda bile olsa farklı bir yerde yaşasaydık olmuştur.
Hani fare kapana yakalandıktan sonra ne yaparsa yapsın çıkamaz ya,
durumumuzu buna benzetirdim.Sarı bina kapandı biz de içerisine sıkışıp kalmıştık.
Oradan her çıkan özgürlüğüne kavuştu.
Annem ve babamla birlikte en son çıkan bendim.O özgürlüğün tadını anlatamam.
Ayağa vurulu pırangadan kurtulmak...
Doyasıya nefes almak...
Bayram yerinde balon elde bir o yana bir bu yana koşan çocuğun mutluluğunu içinde hissetmek...
İstediği bir şeye kavuşma sevincini yaşamak...
Mutluluğun rengi nedir diye sorsalar;
gökkuşağı renklerinden oluşur derim.
Renklerin tümü benimdi.

Yaşanılanlar,yaşandığı yerde kalmalı ama ömrünüz boyunca nereye giderseniz gidin sizi takip ediyor.Unutmuş gibi yaparak hayatı daha yaşanılır kılmaya çalışıyoruz.Bunu da yapmazsak etrafımızda yüz yüze bakacağımız kim kalır?Yaşanılanlar  kişinin kendini daha iyi tanımasını sağlıyor ve hayata bakışını şekillendiriyor.Yaşanılanlardan kendimize ders çıkarıyoruz.İyi olmayan şeyleri hayatımızdan çıkarıp aynı şeyleri kendi etrafımızda ki insanlara yapmamaya çalışıyoruz.Bunun adına da tecrübe,olgunluk demişiz.

Sevgiyi ailemden öğrendim sevgisizliği ise o an iki etrafımızda bulunan insanlardan.
O yaşananlar kime ne sağladı?
Bilmem.En azından bana aile kavramını öğretti.Nasıl olmaması gerektiğini biliyorum.İnsan kırmanın çok kolay olduğu ama o kırılmışlığı onarmanın da bir o kadar zor olduğunu biliyorum.

Yatak odanın kapısı önünde gözlerimi  "Bülbül yuvası" nın her bir köşesinde bir kez daha gezdirdim.
"Onca söylenenler burası için miydi?"
diye içimden geçirdim.

NOT :
Öyküme konu olan resim,iki tane yağlıboya çalışmamdır.
Resimlerden biri,sevdiğim belde Bodrum'da şapkacının önünde yeğenimin nenesinin üzerinde kahkahalar eşliğinde şapkaları denerken çekilmiş bir fotoğraftan diğeri ise bir dergide gördüğüm siyah-beyaz bir fotoğraftan çalışılmıştır.