23 Ocak 2021 Cumartesi

ZORUNLU AÇIKLAMA

OKUDUĞUNU ANLAMAK BU KADAR MI ZOR? 


Sosyal medya olmazsa olmazlarım arasında yok. 
Bu gün varsa yarın yok. Zaten kasım ayında yazdığım blog yazımda sosyal medya ile arama mesafe koyduğumu belirtmiştim. 
Bunu anlamayan olmuş. 
Allah aşkına bunun neresi anlaşılmıyor. 
Eğer okur yazar ve hele belirli mevkilerde iseniz ve kendinizi akıllı bir kesim içinde görüyorsanız bunu anlamamanızı şimdi ben anlayamıyorum. 
Bloğumda benden yazılar yazarım. 
Hep beni anlatır. 
Sosyal medyada Facebook, instagram, YouTube ve Twitter gibi proğramlarda paylaşım yapıyorum. 
Bu sitelere baktığınızda istediğim insanları takip ettiğimi görürsünüz. O insanın veye kurumun takip etmesi önemli değil. 

Bazen sevdiğim bir yazar, şair, sanatçı beni takibe alıyor. Hemen ben de onu takibe alıyorum. 
Üç gün sonra takipten çıkıyor. 
Bu insanla ilgili güncel bilgileri takip ettiğim dergilerden, TV’ den veya başka kanallardan  ediniyorum. Esasında takip etmeme gerek yok. 
Nezaketen takip ediyorum.   
Yaptığı şey ise onun terbiyesizliği. 
Sevdiğin bir insanın bir yönünü bu şekilde öğrenmek ne acı. 
Karşındaki insan takip sayısını çoğaltmakla uğraşıyor. 
Ne kadar acı. 

Bu sosyal medya hesaplarında yakın çevremden kimseleri ilk önce kabul etmedim. 
Daha sonra nezaketen kabul ettim. 
O da sınırlı bir insan kitlesini. 
Ama bunu yapmamalıymışım. 
Beğendi, beğenmedi olayına takılıp kalan ve bunu sorun yapacak insanların olacağını nasıl bilebilirdim. 

Bloğum nasıl benim günlüğüm gibiyse yukarıda bahsettiğim sosyal medya grupları da benim günlüğümdür. 
Ben kendim için paylaşım yapıyorum;
beğendiklerimi, beğenmediklerimi. 
Örneğin sevdiğim bir sanat dalı olan tiyatro hakkında güzel bir yazı yazmış bir insanın yazısını beğenirim ve başkalarının da okumasını istediğim için de paylaşırım. 
Her paylaşılanı beğenmek zorunda mıyım? 
Belirli konumda, mevkide olan bir insanın Seda Sayan vari pozunu ya da Fahriye Evcen-Burak Özçivit  pozunu ya da ergenlerin birbirini kıskandırmak için yaptığı gibi bu gün şuradayım bu gün buradayım türü paylaşımları takip edip beğenmek zorunda mıyım?  
Yahu bu yapılan paylaşımlar benim gibi insanlar için değil ki. 
Kime yapıyorsan yapıyorsun bana ne. 
Bu naz, bu götünü yediğim ayakları niye. 
Sizi seviyorum. Bunun ötesi var mı? 

Eee şimdi ben de bir önceki bloğumu okumadınız diye triplere girip kimi suçlayayım? 
Hadi yanıtını verin. 

En acı şey nedir biliyor musunuz? 
Yıllarınızı bir arada geçirmiş insanın sizi hiç bir şekilde tanımamış olması. 
3-4 kere bir kaç saat bir arada olduğunuz insanın zaten sizi tanıması mümkün değil. O, ilişkinin nasıl olmasını istiyorsa o yönde davranır. Buna diyecek bir şey yok. Ya diğeri. Yıllarca bir arada olmuşsunuz ama sizi zerre tanımamış. 
Sizi üzen, yıkan da budur. 

Belirli bir yaşta insanım. Neyi beğenip neyi beğenmeyeceğimi dünkü çocuktan mı öğreneceğim. Söylenecek bir şey varsa telefon açıp bana söylemek dururken başkasını suçlamak neden? Beğenmiyorum var mı diyeceğin? 
Sosyal medyaya girmiyorum, zorlan mı sokacan? 

Bu konu beni çok üzdü. 

Yazılarımı okumayan, beğendi-beğenmediye takılan, ortalığı bok yere bulandıran insanlara selam olsun. 

Bu tür insanlar beni takipten çıkabilir. Darılmam, kırılmam, sevgiyle kucaklamaya devam ederim. 

NOT: 
Bodrum’ dan bir fotoğraf. 

23 Kasım 2020 Pazartesi

SOSYAL MEDYA

 O BU DERKEN BENDEN ÜLKEMDEN 


Sosyal medya ile arama mesafe koymaya  başladım. Hatta yakın bir zaman da dört gün boyunca elimi sürmedim. 

Zorlanırım diye düşünmüştüm ama düşündüğüm gibi olmadı. 

Orada harcayacağım zamanı kitap okuyarak, resim yaparak ve yemek hususunda kendimi geliştirerek geçirdim. 

İnterneti gerektiği zaman açacağım. 

O zaman sosyal medyaya bir göz atarım diye düşünüyorum. 

Yazdıklarını okumak istediklerimi nasıl olsa bir şekilde okuyorum.  

Bu ortamda okumak ve görmek istemediğim aptal saptal haberlere ve yayınlara ise maruz kalmamak elde değil. 

Örneğin Sağlık Bakanının her gün verdiği rakamlar. Artık bu rakamların yalan olduğu herkes tarafından biliniyor. 

Alınan tedbirlerin ise salgını geriletme gibi bir derdinin olmadığını da. 

Bu konuda Tele1 televizyonun aldığı kararı doğru buluyorum. 

Bu yalan rakamları seyircisine vermiyor artık.  Televizyonda yüzlerce kanal var ama eğer televizyonum açıksa 5-6 kanaldan biri açıktır.  

Ekonomi, belgesel, TRT müzik, muhalif kanal diye tanımlanan bir kaç kanal ve TRT2. 



Sosyal medyada bir gönderiye ya da kişiye yanıt yazarken dikkat etmeli. 

Yazılanı anlamakta zorluk çeken insanlar var. Yazıyı olduğu gibi değil de kafasına göre kurgulayıp anlayan kişiye yazdığının açıklamasını yapmak sonra onun da açıklamasını yapmak ne yorucu bir şey. 

En doğrusu hiç yanıt vermemek. 

Bazen karşınızdaki insan farkında olmadan 

(ya da olarak) sizi ne çok yoruyor.  

Ahh evrene enerji göndererek her şeyi halledebilenler gibi olmak isterdim. 

Hadi hep beraber enerji gönderelim de ülkemiz şu salgından kurtulsun (?). 

“Hadi oradan” 

diyen olursa o tür insanların söylediği gibi “insanın enerjisini somuruyorsun,  ne kadar negatif enerjili bir insansın” 

diyerek yaftalarız. 

Hayat bu kadar basit. Ama ben böyle biri değilim, olamam, olanın da yolu açık olsun. 


NOT1 : 

Salgından ne kadar korunursak korunalım hükümetin umursamazlığı yüzünden hepimiz bir gün şöyle ya da böyle yakalanacağız. 

O kadar dikkat etmeme rağmen oldukça hızlı bir şekilde yayılan salgının bir gün beni bulacağını biliyorum. 

Yakalanır ve kurtulamazsam buna sebep olanların ocağı sönsün, acılar içinde ömrü son bulsun emi. 


NOT2 : 

Fotoğraflar bana aittir. 

Çiseleyen yağmurun Bodrum’ a kattığı güzelliğin fotoğrafıdır.  





1 Ekim 2020 Perşembe

BİR RESİMİN HİKAYESİ

İKİ ADAM / GEÇMİŞ ZAMANDAN BİR AN 

80*70
İşte o zaman içerisinde yapılan gezinin birinde dayı-yeğen keyif yapıyorken fotoğraf çektirmişler.
Başka bir zaman ise hep birlikte o fotoğraf, yağlı boya resim olarak tuvala aktarılmak istenmiş. 
Dayı da peki demiş.  

 

Yeğen ve sevgili karısı başlamış bir şeyler yapmaya.  
 

Dayı ise çok sonra üzerinde çalışmaya başlamış      başlamasına ama kafasına göre takılmayı tercih etmiş. Fırçayı kafasına estiği gibi sallamış. 
Boyaları ise o anın ruh hali belirlemiş.       
Fotoğraftan esinlenerek yapılan resimde dayı dayıya, yeğen yeğene, ortam da o ortama benzememiş.       
Kafasına göre takılmayı seven dayı benzetme kaygısı olmadan bir şeyler yapmış. 
İşte bu yazılanlar, yukarıdaki yağlıboya resimin hikayesidir.  


2016 yılının yaz aylarında birlikte bir şeyler yapmak üzere başlanan bu resim  2020 yılının eylül ayında son halini aldı.    




Resimi yaparken bana Beyaz eşlik etti. 
Uzanıp seyredişi her şeye bedeldi. 
Artık O’ nun resmini yapmak farz oldu. 
Çiçeklerimin hoş gülümsemesini de unutmamak gerek. Hele bahçede yer bulamayan Bodrum’ un (güya) adeta bir simgesi olan begonvilin, balkonumda resim yaparken bana gülümsemesini görmeliydiniz. 

Bodrum, hayalimde başka yerde. 
Yaşadığım yer ise hayalimin dışında. 
İnsan faktörü her şeyde ne kadar önemli. 
Şimdi bana kızacaksınız ama ne kadar çok aptal insan var. Onlarla yaşamak zorunda kalıyoruz. 
Ve ayak uyduran da hep biz oluyoruz. 

NOT1 : 
Resim,”İKİ ADAM /GEÇMİŞ ZAMANDAN BİR AN” isimli bir yağlıboya çalışmamdır. 

NOT2 : 
Fotoğraflar bana aittir. 



16 Eylül 2020 Çarşamba

HER ŞEY ESKİSİ GİBİ OLMAYACAK

HER ŞEY ESKİSİ GİBİ OLMAYACAK   



Sahilde denize karşı içkimi yudumlamayı severim.  
Deniz, değişik renkleriyle hayallerime eşik eder. 

Uçsuz bucaksız renk cümbüşü mü beni hayal dünyasına sürükler yoksa hayal dünyam mı bu reenk cümbüşünün içine girip beni oradan oraya sürükler? 

Nasıl olursa olsun bu sürüklenmeyi severim.   .    

Korona virüs salgını başladığından beri bunu yapamıyorum. 

Ne bileyim bazı insanlar gibi rahat olamıyorum.    

Bir tanıdık gelmiş. 

Görüşmeyeli yıllar olmuş.   

Eee görüşelim o zaman. 

Kimsenin olmadığı sabah saatlerinde. 

Mesela sabah saat 08:00 gibi sahilde bir kafede. Önceden gelip otturacağım sandalyeyi bir güzelce sildim (deli mi ne?). 

Masayı da sildim.  

Eldivenleri çıkartıp, beklemeye koyuldum.  

Sahil her zaman olduğu gibi güzel ama beni içine çekemedi. 

Denize giren insanlar vardı. 

Belliki onlar da kalabalık oluşmadan işini bitirmek istiyordu.  


“Merhaba” 

Elleşme yok, öpüşme yok. 

Mesafemizi koruyarak, maskemiz yüzümüzde sohbet ettik. 

Ne kadar sabahın erken saati olsada bira içmek istedim. Amacım aylar öncesi yaptığım gibi sahil keyfi yapmaktı. 

Bunu özlemişim. 

Ayaklı bira bardağında içmeyi seven ben sadece şişe birayı aldım. 

Güzelce sildim. 

Denize karşı bir yudum aldım. 

Yok yok eskinin tadı yok.  

Koltukta istediğim gibi yayılamıyorum. 

Elim kontrollü hareket ediyor, sildiğim yerlere bile koyamıyorum. 

Kazık yutmuş gibi oturuyorum. 

Yoook bu bana göre değil. 

Ya böyle bir hayat olabilir mi? 




Benden bu kadar. 

İsteyen istediğini yapabilir. 


NOT: 

Fotoğraflar bana ait. 

Esasında 2. ve 3. fotoğrafı çeken Amerika’ da yaşayan küçüklüğünü bildiğim biri. 

O çekti ve bana gönderdi. Ben sadece kırptım. 

Öncesi “Apple” de çalışıyordu ama şimdi “Facebook” da çalışıyor. 

Küçüklüğünde hayalini kurduğu bir yerde yaşıyor. 

Hayalini gerçekleştiren insanlara selam olsun. 

Bu insanlara hayranım. 


Yolları açık olsun. 



11 Ağustos 2020 Salı

BEĞENMİYORSAN EVİNİ SAT GİT (ÖYKÜ 35)

BEĞENMİYORSAN EVİNİ SAT GİT 


Üç tel saçını Afrika örgüsü ile çoğaltan altmışlık gacı, orospu gülüşünü yüzüne maske gibi takmıştı. “He annem, he teyzem, he yavrum...” la başlayan cümlelerle karşıdakine yaltaklanmayı, onu kullanmak üzere ağzına göre laf vermeyi iyi bilirdi. Yalanı severdi. Yüzüne bakınca nasıl biri olduğu belli olan gacı, yan dairede erkek oturduğu için evinde şort giyemediğini söylüyordu ama Bodrum sokaklarında yerçekimine karşı koyamamış tombul vücudunun en mahrem yerlerini ortaya koyan sitreç pantolonunu veya içini gösteren şifon elbisesini giyip damadının koluna girerek dondurma yalamaya gidiyordu. Bodrum’ u bilen bilir, kalabalık sokaklarında hiç erkek yoktur (?). 

Gacı, kızıyla oturduğu evde kızı evlendikten sonra da oturmaya devam etti. Görünürde tek başına oturuyordu ama kızı ve damadı her gün buradalardı. Sadece yatmak üzere evlerine gidiyorlardı. Ev 1+1 olmazsa burada da kalırlardı. 
Gerçi kızın istemesi yeterliydi. 
Damat hiç bir şeye hayır demiyordu. 
“Domal.” 
Hemen domalıyordu. Ana- kız ve damat tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş misaliydi. 
Aksi olsa o erkeğin orada işi neydi. 
Ya salaktı ya da  dümbükdü. 
Yaşlı gacı, damadı çok güzel kullanıyordu. 
Nasılsa kızının dediği oluyordu, damattan taraf gözükmenin bir zararı yoktu. 
Her gün bir arada olmalarından gacı memnundu. 
“Kızım beni bir gün görmeden duramaz.” 
deyip duruyordu komşulara. 
Gençlerin haftasonu yaptıkları plana bile kendini dahil ettiriyordu. Yeni evli çiftin arkadaşlarıyla olan buluşmalarında illa kendisinin olmasını sağlıyordu. 
İstemiyorum ama yan cebime koy misali. Komşulara 
“Gitmek istemiyorum ama çocuklar sen olmazsan olmaz diyor. Mecburen gidiyorum.” 
diyordu. Gacının feleğin çemberinden kaç kere geçtiği belli değildi. Orospu devrini tamamlamış Manukyan devri başlamış biri gibiydi. 

Anası kızından, kızı anasından beterdi. 
Damat da bu ikisi arasında saftiriğin önde gideniydi. 
“Gel kuçu kuçu, git kuçu kuçu.” 
Ana-kızın arasında pin pon topu rolünü üstlenen damat, her şeye evet demek zorundaydı. 
Hayır kelimesini kullandığında kapıya konacağını anlamıştı herhal. Kişiliksiz, karektersiz, her şeye evet diyen bir insanla ömür mü geçerdi? 
Ne yaparsa yapsın sonu kapının önüydü. 
“Gel kuçu kuçu git kuçu kuçu.” 

Sözde gacının adına konuşan damat 
“Ama gaynanan....” 
diye başlayan açıklamasını yapan yan komşunun sözünü kesip başını ayrı götünü ayrı sallayarak 
“Gaynanam değil annem.” 
demişti. Yan komşu konuşmaya devam etmeye gerek görmeyip kapıyı suratına kapattı.  
Oysa annesi, gacı gibi olsaydı bu kızla evlendirmezdi ki. Üstelik böylesine bir salak oğul yetiştirmemiş olurdu. O zaman da gacı, gözleri fıldır fıldır oynayan birinin kızıyla evlenmesine müsade etmezdi  Çünkü iki cambaz bir ipte oynamazdı. 

Kendi deyimiyle şirret olan bu gacının yüzüne bakmayan ve konuşmayan yan komşu, gacının yalancı olduğunu ve hiç bir konuşma olmasa dahi konuşulmuş gibi diğer komşuya kendi çıkarına göre eğip bükerek anlattığını öğrendiği andan itibaren merhabayı kesmişti. Diğer komşu da sonraları kendilerinin kullanıldığını anlayıp gacının gerçek yüzünü görmüştü ama yaşanan tatsızlıklara farkında olmadan ortak olmuştu. Gacı, yan komşuyu hem sözel, hem hareketleriyle taciz ediyordu. Kızıyla telefonda konuşurken terbiyesiz terbiyesiz lafları sıralıyordu. Yan komşu ise bir şey söyleyemiyor ve yapamıyordu. Karşılık verse 
“sana demiyorum, telefonda konuşuyorum” 
deyip kendisini suçlayıp her türlü terbiyesizliği yapabilirdi. Yine gacının yan komşuya saydırdığı bir gün yan komşu da evin içinde mahalleyi inletecek şekilde bağırmaya başladı. 
Diğer komşu 
“Ne oluyor komşu?” 
diye koşturduğunda da yan komşu kapının önüne çıkıp tüm mahallenin duyacağı şekilde bağırarak kendisine yapılanları anlatmaya başladı. 
Gacı düpedüz taciz ediyordu. 
Yan komşu 
“Efendilik bir yere kadar. Ben sustukça, sesimi çıkarmadıkça o yaptıklarıyla beni sindirdiğini sanıyor. Bundan sonra efendi falan değilim.”  
dedi. Gacı, evinden dışarı çıkamadı. 
Bir süre evinde yokmuşçasına yaşadı.  
Yan komşu kararlıydı. Terbiyesizlik yaptığında aynı şeyi yapacaktı. Böylelikle yaptığını herkesin duymasını sağlayacaktı. 
Gerçi mahalleli de gacının ne ayak olduğunu biliyormuş. Daha sonra yapılan konuşmalardan anlamıştı. Yan komşu buraya taşındığında aniden rahatsızlandığı için kendiyle uğraşmaktan iki etrafıyla selamlaşmanın dışında konuşma olanağı bulamamamıştı. Yan komşuya içtiği ağır ilaçların yan etkisi uyku olarak tesir etmişti.  
Yaşam kalitesi düşmüştü. Evden dışarıya hastaneye gitmek üzere çıkıyordu. Kendi derdine düşen yan komşu birde bu orospu gacıyı çekmek zorunda kalıyordu. Bütün bu olaylar, kızıyla birlikte oturmayı kafasına koyan gacının 1+1 olan evini 2+1 (hatta3+1) yapmaya kalkmasıyla başladı. 
Yan komşunun engellemesi ile düşüncesini gerçekleştiremeyeceğini anlayan gacı o günden sonra pislik yapmaya başlamıştı. 
Kızı da anasına çanak tutuyordu. 
Damat ise zavallı, ana-kızın elinde bir oyuncaktan farkı yoktu. 
“Beğenmiyorsan evini sat git.” 
diyorlardı yan komşuya. 
Ne utanmaz insanlardı bunlar. 
Atalar boşa dememişti “ev alma komşu al” diye. 

Her türlü şirretliği yapan gacının kızı da hamileliğinin son zamanlarını yaşamasına rağmen her gün anasındaydı. Hatta damadı alıştırma babında bazı geceler burada kalıyorlardı. Gacı, komşulara doğumdan sonra burada kalacaklarını söylüyordu. Oysa kızı doğum yaptıktan sonra çocukla birlikte hastaneden doğruca kendi evine gitti. Bu gacının hiç hoşuna gitmedi.  
Ana-kız arasında ne geçti bilinmez ama gacı evine hırsız gibi geliyor ve haftalarca evde yokmuş gibi yaşıyordu. Damat almaya geldiğinde de eğer diğer komşu gördüyse 
“Aa burada mıydın?” 
“Yok dün akşam geldim, alacaklarım vardı.” 
deyip geçiştiriyordu. Kimi zaman aylarca evinden dışarıya çıkmaksızın ve evde yokmuşçasına gece karanlıkta oturuyordu. 
Yan komşu gacının bu halini acıyarak izliyordu. 
Kısa bir süre sonra korona virüs salgını başladı. Hemen sonra kısıtlamalar geldi. 
Kısıtlama sonucu bir çok iş yeri kapandı. 
Buralarda çalışanların çoğu işsiz kaldı. 
Çalışmaya devam edenlerse maaşını alamaz olmuştu. Dolayısıyla esnafıyla çalışanıyla zor bir dönem yaşanmaya başlamıştı. 

Elindeki paranın hepsini ev kredisine ödeyen gacı, kızından yardım kesilince zor duruma düştü. Ee çocuğun masrafı az değildi. İki evin elektrik, su parasını ödemek ve erzağını karşılamak kolay değildi. Bunlara ek kredi ödemesine yardım etmek de bayağı zorluyordu kızını. 
Bir kaç ay sonra kredi ödemesini yapamayacak duruma düşeceklerdi. Gacı 
“Çocuğa bakmak için git-gel yapma yerine onlara yakın bir yerden ev alıp burayı satmak daha iyi olacak.” 
demeye başladı komşulara. 
Eski azgınlığından eser kalmamıştı. 
Evine hala hırsız gibi gelip evde yokmuş gibi yaşıyor ve gidiyordu. 
Satlığa çıkardığı evini nihayet sattı.  
Son gün evindeki eşyaları, kiraladıkları depoya taşımak üzere tuttukları taşıma şirketi geldi. Eşyaları aldı götürdü. Evi yeni sahiplerine bırakıp kuyruğunu bacakları arasına sıkıştıran bir zavallı gibi gitti. Allah’ ın görünmeyen tokatı işte buydu. Üçünün de ömürleri boyunca unutamayacağı tokattı. Haksız bir şeyler yapıp (hem de bilerek) kimsenin ahını almamak lazımdı. Yan komşu iyileşme sürecini etkileyen, (haksız oldukları halde) kötülük yapan bu insanlar için 
“aldığınız paranın hayrını görmeyin emi.” 
diye içinden geçirdi. 
Ve arkasından 
“Üçünün de bir ayağı hastaneden geri kalmasın emi.” 
diye bağırarak evinin içini inletti. 

Şimdi bir evde sığıntı gibi yaşayacak üç insan yeni bir hayata başlayacaktı. Böyle bir hayat ne kadar sürer onu da zaman gösterecekti. Kendi evinde sığıntı gibi yaşayacak olan damat, ne yaptığının sorgulamasını oturup yapacaktı belki de.   

“Evini sat git” diyecek kadar terbiyesizlerdi. 
Kızı ve damadı destekti ama çocuk oldu, masraf arttı. Salgınla birlikte iş sallantıya girdi, maaş düştü. Kredi ödemede zorlanınca evini sattı gitti. Mahalleli kurtuldu. Damat ise ebesinin amını gördü.

NOT:1 
Öyküdeki karekterler günlük yaşantıda karşılaştığımız kişilerden yola çıkılarak kurgulanmıştır. Bir karekterde kendinizi bulabilirsiniz ki “bu kişi benim” diyenler çıkacaktır. 
Bu o kişilerin sorunudur. 
Ben bile bu öyküyü okuduğumda 
“5-6 kişiyi tanıyor gibiyim” 
diyebilirim. 
Siz, dışınızı nasıl süslerseniz süsleyin pacozsanız paçozsunuzdur, orospuysanız orospusunuzdur, dümbükseniz dümbüksünüzdür. 
Siz, bunu saklıyorum diye düşünebilirsiniz ama karşıdaki bilir hatta salak yerine koyup kullandığınız kişiler bile. 
Ama bilmiyormuş gibi yapar. 
Karşısındakine 
“Beğenmiyorsan evini sat git”
deyip de evini satmak zorunda kalıp gidenlere selam olsun. 

NOT2 : 
Öykü kapağındaki resim bir yağlıboya çalışmamdır. 

19 Temmuz 2020 Pazar

SÖZDE VATANINI SEVEN BİRİYDİ


HADİ ORADAN  


İş yerinde kendini milliyetçi, vatansever olarak gören bir arkadaş, kendisi gibi hayata bakmayanlara,  düşünmeyenlere vatan haini diyecek kadar çıtayı yükseltiyordu. Bakış açısının ise ne kadar sığ olduğu tartışılırken görülüyordu. Aynı şeyi savunan karşısındaki insana bile vatan haini diyecek kadar kendi cümlelerine odaklıydı. Bir kaç kere ben de tartışmıştım. 
Kendi söyledikleri dışında karşısındaki insanı dinlemiyordu bile. Sözde vatanını seven bir milliyetçiydi. Bu insan parti başkanları hükümete destek olmaya başladığında da “şunun için, bunun için” diyerek kendisinin bile inanmadığı belli olan açıklamalar yapardı. İşte Türkiye sözde bu tür kendini vatansever (?) sanan insanlar yüzünden bu durumda. Bunların bir eli yağda bir eli baldadır. İşleri yolundadır. Çünkü her işini kolaylıkla yapabilecek ortama sahiptirler. Bu tür insanlar için vatanseverlik budur.  

Ülkesini seven gerçek vatanseverlere selam olsun.  

NOT: 
Fotoğraf bana aittir ve Bodrum’ dan bir görüntüyü konu almıştır. 


15 Haziran 2020 Pazartesi

YİRMİLİ YAŞIM

  

GEÇMİŞTEN BİR ANI



Yirmili yaşın başındayım. 

Çalışma hayatına yeni atılmışım. 

Sıkça bir araya geldiğim çok sevdiğim, iyi anlaştığımı düşündüğüm iki arkadaşımla bir aradayız. Hem sohbet ediyoruz hem içiyoruz. Sohbet ettiğimiz konu ne idi şimdi hatırlamıyorum ama söylediklerine yakın şeyleri düşündüğüm arkadaştan taraf olmuştum. 

Ertesi gün diğer arkadaşın çok zoruna gittiğini öğrendim (kendi ağzından). 

Yaptığı konuşmayla arkadaşlığı bitirdi. 

Ondan taraf olmalıymışım. 

Ben yine de arkadaşlık için çaba sarfettim. 

Diğer arkadaşın şu sözü güzeldi “Bir insana olduğundan fazla değer vermeyeceksin. Kendini öyle sanıyor.” 

Bir süre sonra benim için de arkadaşlık bitmişti. 

Bu arkadaşlık bana ders oldu. Her arkadaşımla her şekilde sohbet ederim hatta özeli bende kalmak üzere onu dinlerim ama ben paylaşmam. 

Bakış açısı... 

Kişiler hep karşısındaki insanın kendisi gibi bakmasını istiyor. Her zaman “empati” kelimesinden bahsedilir ama kelimenin içerdiği anlam hiç bir zaman uygulanmaz. Kişi, kendini karşıdakinin yerine koyup, kendi gibi düşünmeye devam etmeyi “empati yapmak” zannediyor. Hayattan kendini soyutlamak yerine içerisinde gümbür gümbür yaşamak gerek. Öylesine yaşayan insandan da “empati” yapması beklenemez. 

Yaşamak lazım, yaşamak güzeldir. 


Son söz olarak; 

Seni seviyorum ama aynı şeyleri paylaşmak zorunda değilim... 


NOT1: 

Video bana aittir. YouTube kanalımdan eklenmiştir. 


NOT2: 

10 Haziran benim doğum günümdü. Normalde önceden kendisine hediye alan, o gün için proğram yapan ben, bu sene de unutmuşum. İlk hatırlatan ablam oldu. Bir tuhaf oldum. Farklı duygular içerimi deli deşik etti. Benzer duyguları geçen sene de böyle günlere pek önem vermeyen yeğenim ilk arayarak bana yaşatmıştı. Ondan önceki sene ise rahatsızlık yaşadığımdan doğum günü hatırlayacak durumda değildim. Üç senedir unutuyorum. Bundan sonraki seneler de aynı mı devam eder bilemiyorum. 

Arayarak, mesaj atarak doğum günümü kutlayanlara (hatırlatanlara) teşekkür ederim. 

12 Mayıs 2020 Salı

KORONOVİRÜSLÜ GÜNLER


İNSANI ÖLÜME GÖTÜREN VİRÜS 


Koronovirüs günlerinde sokak hayvanlarina mama dağıtımı ve ihtiyaç dışında evden dışarı çıkmıyorum. Eksik bir şeyleri almak için çıktığımda ise tedirginliğim son safhada. Çünkü alacağım şeyi benden önce elleyen insanları bilmiyorum. Torbaları, paketleri silip eve almalar. İçeride meyve ve sebzeleri ise defalarca yıkamalar. Bundan ne kadar sıkılsam da yapmaktan vazgeçmiyorum. Aslında hepimiz salgın için potansiyeliz. 

Kim ne derse desin bu koronavirüs salgını bize şunu gösterdi; bundan sonra elleşmek, sarılmak, öpüşmek yok. Her şey mesafeli olacak. Olmalı da. 

Sabah saat 06:00 gibi sokak hayvanlarına mama dağıtmak üzere evden çıkıyorum. Bu saatlerde Bodrum sokakları tenha ama bazen de maskesiz insanlarla dolu oluyor. Bunlara şöyle okkalı ceza yazılmalı ki işin ciddiyetini anlasınlar. 

Market alışverişimi, açıldıkları sabah saatlerinde yapıyorum. Yolda bir çok maskesiz insan görüyorum. Ara sokaklarda şortunu giymiş yan yana yürüyüş yapan gençler oluyor. Sokağa çıkma yasağı olan gençler motorsiklete binip nereye gidiyorsa gidiyor. Bunlara dur diyen birileri ise yok. 

Ramazan ayında iftara misafir kabul eden, misafirliğe giden insanlar var. Yani işin ciddiyetini kavramamış insanlar çok. Bulaşıcı olmazsa ne bok yerse yesinler diyeceğim ama olmuyor işte. Bodrum’ da bu durumu kontrol eden birim var mı acaba? Tedbir almayı insanlara bırakırsanız olacağı bu. 

Bir şirkette her birimin kriz prosedürü vardır ve bu durumda ne yapması gerektiğini bilir (eğer kriz prosedürünüz varsa). Zaten bir şirket ehil insanlar tarafından yönetilirse normal/kriz zamanı farketmez, işler düzeninde gider. Genel müdürü alıp yerine bir tanıdığınızı getirirseniz, o da diğer birimlere aynı şeyi yaparsa elin ayağına dolaşır. Yapılacak basit şeyleri bile yapamazsınız. Şeffaf olmak şart. 

Devlet ve devletin her birimi devletin ağırbaşlılığını taşımalı, ona göre davranmalı. Devletin memuru parti elemanı gibi davranmamalı. Çünkü devlet memuru= Parti elemanı değildir. Gerçi boşa yazıyorum sistem partili Cumhurbaşkanı ... 

Bir şeyler yanlış gidiyor ve bunun herkes farkında ama hiç bir şey yapılamıyor. Yanlış giden şeyler düzeltilmeli. Salgın ayrıştırma değil birleştirme aracı olarak kullanılmalı. Devlet olanaklarını kullanıp zenginleşen insanlara ise devletin bir yaptırımı olmalıdır.  

Bu koronavirus salgını bittiğinde Diyanet ve Kızılay kurumları tekrar gözden geçirilmeli. 
Bu kurumlarda gönüllülük esas olmalı ve kurumların statüsünü para kazanma amacıyla yöneticileri kullanamamalı. Din adamı siyaset dışı olmalı. Ne o son model makam arabası, şaşalı yaşam, siyaset yaparcasına konuşmalar. Gönüllülük esas olmalı ve devlet maaş vermemeli. Bu durumda Diyanetin cemaat diye nitelendirilenlerden ne farkı var. 

Son söz olarak; 
Ben şahsen, Cumhurbaşkanı insanların arasına girmedikçe, Ak parti miting düzenleyip parti genel başkanını davet etmedikçe kendimi korumaya devam edeceğim. 

1 Mayıs 2020 Cuma

BEYAZ


YENİ YAŞINA GİRDİ 


İyiki doğdun Beyaz. 
Mutlu yıllar kızım. 



            Birlikte dördüncü senemize girdik. Nice yıllara diyorum. 



NOT: 
Fotoğraflar ve video bana aittir. Video “YouTube” kanalımdan alıntılanmıştır. 

15 Şubat 2020 Cumartesi

BİR KAÇ KONU HAKKINDA


AKLIMDAN GEÇENLER 



“Savaşa hayır.” 
Hiç bir ülke ile savaş istemiyorum. 
Hele hele bir başka ülkenin topraklarına girip o ülkeye ayar verilmesi taraftarı değilim. 
Ülkeyi kim yönetirse yönetir, kişisel olarak o kişiyi sevmeyebilirsiniz ama ülke çıkarları ön planda olmalı. Yıllardır Ortadoğu bataklığına girmemek için her şey yapıldı da şimdi ne oldu da girdik. Ölüm haberleri arka arkaya gelen askerlerimiz ne için şehit oluyor? 
Ailesine, ülkesine bu acı niye yaşatılıyor? 
Bir ülkeyi yöneten kişiler, kendi halkının problemidir, bir başka ülkenin değil. 
Kendi ülkesi için mücadele edecek genç insanların ülkemizde işi ne? 
Ülkesinden kaçan bu insanlar için kırk milyar dolar harcandığı söyleniyor. Kendi insanlarımızı refaha ulaştırdık da fazlasını bunlara mı harcıyoruz? 
Bu paranın hangi kaynaktan nerelere harcandığını bilmek isterim. Bunun da en doğal hakkım olduğunu düşünüyorum. 

Kırk milyar dolarlık yardımdan bahsetmişken Kızılay’da olanlar için bir kaç şey söylemekten kendimi alamayacağım. Yaşıtlarım ve benden büyükler ilkokul yıllarındaki Kızılay amblemi olan kumbaraları hatırlayacaktır. Küçük yaşlardan itibaren yardımlaşma ne güzel öğretiliyordu. Günümüzde o saflıktan eser kalmamış. Şimdi güvenebileceğim başka kanallardan yardımı tercih ederim. 
Tamam. Şartlı bağış yapılırmış, anladım.  
Anladığım, Kızılay’ a bağış yaparsın ama örneğin yürüyen aşevi ya da sabit aşevi yapacaksın dersin ya da başka şey. Yani Kızılay’ ın kendi bünyesinde bağışını harcamış olursun. Başka bir vakıfa direk yardım yapılacak durumdayken Kızılay yolu ile yapılması tuhaf. Bu konunun uzmanları buna “devletten vergi kaçırma” yolu diyor. Kızılay’ a yapılan yardım paralarının tamamı vergiden muaf oluyormuş. İşin kötüsü bu yapılanı hükümette onaylıyor. Açıklamalar bu yönde. Yardım kuruluşlarına, vakıflara yapılan yardımlar ve bunların nasıl harcandığı sıkı takip edilmel ve araştırılmalıdır. Devletten vergi kaçıranlar, devletin malını ve parasını çalanlar, yiyenler büyük ceza almalı hatta mal varlıklarına el konulmalıdır. 

Kızılay demişken Elazığ’ da olan depremden bahsetmemek olmaz. Kızılay aynı gün mesajla para toplamaya başladı. O ana kadar hiç bir hazırlığı yok muydu? Daha önce toplanan paralarla ne yaptı? Hiç kimseyi, hiç bir şeyi sorgulayamıyoruz. Sorgulayınca, sorgulayan suçlu oluyor. Suçlama yapılacağı yerde daha önce toplanan paralar nasıl ve nereye harcandı açıklanamaz mı? Paralar nasıl resmi toplanıyorsa harcanırken de belgeli harcanıyordur (kafaya estiği gibi değil) değil mi? Devlet bu günler için var. İlk önce devlet daha sonra yetmediği yerde bizler vatandaş olarak her zaman varız. Bilim insanlarına kulak verilmiyor, uyarıları dikkate alınmıyor. İlk önce gerekli tedbirleri alalım ondan sonra Allah’ın takdiri diyelim. Ölenlerin ailesine başsağlığı diliyorum, depremi yaşayanlara geçmiş olsun diyorum. Daha önce üç depremi (Adana, Gölcük, Bodrum) yaşayan bir insan olarak acınızı paylaşıyorum. 

Binaların yıkıldığı yerde can kurtarma için yaşanan kaosu benim gibi sizlerde televizyondan izlemişsinizdir. Neydi o kalabalık, düzensizlik, kargaşa? 
Yapılacak şeylerin önceden belirlenmiş bir kuralı vardır. O doğrultuda ne yapman gerekiyorsa onu yaparsın. Aynı kargaşa ve bilgisizlik yaşanan çığ olayında da kendini gösterdi. Bunun sonucu oldukça yüksek ölüm oranlarını getirdi. 
Amacımız insanlarımızı yaşatmak olmalı, ölümünü seyretmek değil. 

Bunlardan ders aldık mı? Hayır. 
Geçmişte yaşadıklarımızı bu gün tekrar yaşıyorsak bu şekilde devam edilirse yarın da aynı şekilde yaşayacağız. 

Hani Kızılay üzerinden yardım yapan hayırsever vatandaşımız vardı ya, yaptığı yardımın bu kadarla  kalmadığını düşünüyorum. Muhakkak başka yerlere de güzel yardımlar yapmıştır. 
Böyle hayırsever vatandaşlarımız varken “tank palet fabrikasına” neden Katar’ ı soktuk. Bu tarz hayırsever vatandaşlardan o parayı rahatlıkla alırmışız meğer. Bak şimdi ne aklıma geldi; Amerika’ da yargılanan hayırsever bir vatandaşımız sorgulamasında bir vakıfa yaptığı yardım paralarını söylemişti. Hemen akabinde vakıfın sitesinde yardım yapanların listesinin yayınlandığı kısımda böyle bir yardımın yer almadığı gazetelerde yer almıştı. Aynı gün vakıfın sitesi internete kapatılmıştı. 

Abooo yoksa bu yardım da...