günce etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
günce etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Ocak 2021 Cumartesi

ZORUNLU AÇIKLAMA

OKUDUĞUNU ANLAMAK BU KADAR MI ZOR? 


Sosyal medya olmazsa olmazlarım arasında yok. 
Bu gün varsa yarın yok. Zaten kasım ayında yazdığım blog yazımda sosyal medya ile arama mesafe koyduğumu belirtmiştim. 
Bunu anlamayan olmuş. 
Allah aşkına bunun neresi anlaşılmıyor. 
Eğer okur yazar ve hele belirli mevkilerde iseniz ve kendinizi akıllı bir kesim içinde görüyorsanız bunu anlamamanızı şimdi ben anlayamıyorum. 
Bloğumda benden yazılar yazarım. 
Hep beni anlatır. 
Sosyal medyada Facebook, instagram, YouTube ve Twitter gibi proğramlarda paylaşım yapıyorum. 
Bu sitelere baktığınızda istediğim insanları takip ettiğimi görürsünüz. O insanın veye kurumun takip etmesi önemli değil. 

Bazen sevdiğim bir yazar, şair, sanatçı beni takibe alıyor. Hemen ben de onu takibe alıyorum. 
Üç gün sonra takipten çıkıyor. 
Bu insanla ilgili güncel bilgileri takip ettiğim dergilerden, TV’ den veya başka kanallardan  ediniyorum. Esasında takip etmeme gerek yok. 
Nezaketen takip ediyorum.   
Yaptığı şey ise onun terbiyesizliği. 
Sevdiğin bir insanın bir yönünü bu şekilde öğrenmek ne acı. 
Karşındaki insan takip sayısını çoğaltmakla uğraşıyor. 
Ne kadar acı. 

Bu sosyal medya hesaplarında yakın çevremden kimseleri ilk önce kabul etmedim. 
Daha sonra nezaketen kabul ettim. 
O da sınırlı bir insan kitlesini. 
Ama bunu yapmamalıymışım. 
Beğendi, beğenmedi olayına takılıp kalan ve bunu sorun yapacak insanların olacağını nasıl bilebilirdim. 

Bloğum nasıl benim günlüğüm gibiyse yukarıda bahsettiğim sosyal medya grupları da benim günlüğümdür. 
Ben kendim için paylaşım yapıyorum;
beğendiklerimi, beğenmediklerimi. 
Örneğin sevdiğim bir sanat dalı olan tiyatro hakkında güzel bir yazı yazmış bir insanın yazısını beğenirim ve başkalarının da okumasını istediğim için de paylaşırım. 
Her paylaşılanı beğenmek zorunda mıyım? 
Belirli konumda, mevkide olan bir insanın Seda Sayan vari pozunu ya da Fahriye Evcen-Burak Özçivit  pozunu ya da ergenlerin birbirini kıskandırmak için yaptığı gibi bu gün şuradayım bu gün buradayım türü paylaşımları takip edip beğenmek zorunda mıyım?  
Yahu bu yapılan paylaşımlar benim gibi insanlar için değil ki. 
Kime yapıyorsan yapıyorsun bana ne. 
Bu naz, bu götünü yediğim ayakları niye. 
Sizi seviyorum. Bunun ötesi var mı? 

Eee şimdi ben de bir önceki bloğumu okumadınız diye triplere girip kimi suçlayayım? 
Hadi yanıtını verin. 

En acı şey nedir biliyor musunuz? 
Yıllarınızı bir arada geçirmiş insanın sizi hiç bir şekilde tanımamış olması. 
3-4 kere bir kaç saat bir arada olduğunuz insanın zaten sizi tanıması mümkün değil. O, ilişkinin nasıl olmasını istiyorsa o yönde davranır. Buna diyecek bir şey yok. Ya diğeri. Yıllarca bir arada olmuşsunuz ama sizi zerre tanımamış. 
Sizi üzen, yıkan da budur. 

Belirli bir yaşta insanım. Neyi beğenip neyi beğenmeyeceğimi dünkü çocuktan mı öğreneceğim. Söylenecek bir şey varsa telefon açıp bana söylemek dururken başkasını suçlamak neden? Beğenmiyorum var mı diyeceğin? 
Sosyal medyaya girmiyorum, zorlan mı sokacan? 

Bu konu beni çok üzdü. 

Yazılarımı okumayan, beğendi-beğenmediye takılan, ortalığı bok yere bulandıran insanlara selam olsun. 

Bu tür insanlar beni takipten çıkabilir. Darılmam, kırılmam, sevgiyle kucaklamaya devam ederim. 

NOT: 
Bodrum’ dan bir fotoğraf. 

4 Ocak 2020 Cumartesi

DİNMİYOR ACISI


YÜREĞİME OTURMUŞ


https://mahmutunguncesi.blogspot.com/2012/11/siyah-beyaz.html?spref=bl

Yukarıda ki yazıma eşlik eden fotoğrafta üç sevdiğim insan. Biri, uzun bir süredir bizlerle değil. 1998 senesinde bu gün (4 ocak) kaybettik. O yıl başlangıcından önce zaten bir şeyler geliyorum diyordu ama biz bir şey kondurmak istemedik. Hayat, kimi dinliyor Allah aşkına, bildiğini okuyor. Okudu da zaten. Yeni yıl ve sonrası hastane içinde koşturmaca, konuşmalar, doktorların gelmesi, müdehale, karşılıklı konuşma, fenalaşması, odadan çıkarılmamız, yoğun bakıma alınması, orada bir kere görmek, gözümün önünde yine fenalaşması, yine odadan çıkarılmam ve sonrası....

31 Aralık 2019 Salı

YENİ YILA GİRERKEN

 BODRUM’ DA YAŞAM 


Her yıl, kişide unutamayacağı (bir kaç tane de olsa) anı bırakarak yerini yeni yıla bırakır. Yeni yıl nelere gebe onu da yaşayarak görürüz. 


Bodrum’ da yaşamaya başlayalı dört yılı geçti. Güzel bir dört yıl. Arada istenmeyen şeylerin yaşandığı da oldu. Hep güzel geçecek değil ya. 
Sahile inip soğuk bir birayı denize karşı  yudumladığımda olumsuz her şey gözümün önünden silinip gidiyor. Sonrası evime mutlu bir insan olarak dönüyorum. 


Buraya gelmeden önce hayatımı sadeleştirdim. 
Çok özel olabilecek eşyalarım dışında her şeyi dağıttım. Şehirde yaşadığım beni, buraya taşımadım. Önemli olan da bu. Gittiğiniz yerin nasıl bir yer olduğunu bilip ona göre giderseniz pek problem yaşamazsınız. Yok yaşadığınız yerdeki konforu gittiğiniz yere taşımaya çalışırsanız problem yaşarsınız. Doğal gaz isterim, şunu isterim bunu isterim vs. eee o zaman otur oturduğun yerde. 


Kışın spor kıyafet, yazın şort- tişört, sahilde mayo ile yılı bitirmenin güzelliğini düşünebiliyor musunuz? Resmî yerde bir işiniz varsa bu kıyafetlerle gidebiliyorsunuz. Kısacası kıyafet derdiniz yok. Tabii bunun bokunu çıkartmamak lazım. Mayonun üstüne şifon bir parça sarıp şehrin içinde dolaşmak (bana göre) hoş değil (don-sütyen gibi). 


Bodrum’ a emekli olduktan sonra yerleştim. Çünkü sonrası çalışmayı düşünmüyordum. Burada sadece yaşamak istedim. Bodrum’ a hem yerleşmek hem de çalışmak için gelenler için işin rengi daha farklı. Bu insanların gelmeden önce iyi bir araştırma yapması gerek. Düşündüğü iş tutmazsa geldiği gibi gitmek var. Kimi yeni açılan mekanları bir sonra ki sene göremiyoruz. Burada yaşayan çoğu insan benim gibi 12 ay açık olan mekanların müşterisidir. Sezonluk açılan mekanlar keklenmek ve kazıklanmak  üzere gelen insanların mekanıdır. 

                                     (BEYAZ) 
Kısacası yaşadığınız yeri her şeyiyle sevmesini biliyorsanız problem yaşamazsınız. 


Kutlamak... 
İster yeni yıl ister başka isimde ne olursa olsun insanlar neyi kutlamak istiyorsa kutlaması taraftarıyım. Biri bir şey kutluyorsa bir başkasına ne? Bir başkası da ne yapmak istiyorsa onu yapsın. Bu vesileyle hepinizin yeni yılını kutluyorum. İstediğiniz gibi yaşayın emi. 


NOT: 
Fotoğraflar bana aittir. 




25 Eylül 2019 Çarşamba

GEÇMİŞ YILLARDAN BİR YABANCI

 ALO KİMİNLE GÖRÜŞÜYORUM? 



Bu gün telefonum susmayı bilmedi. 
Evde yapılacak ufak bir şey için telefonum bas bas bağırdı durdu. Usta çırağına, çırak başkasına, başkası başkasına... 
Zıırrrr Zıırrr 
Offf 
Telefonum bilinmeyen numaralarla doldu. Normalde bilmediğim numaralara bakmam, çalar çalar durur. 
Zıırrr Zıırrr 
“Bakalım şimdi kime yönlendirecekler. “ 
“Evettt, buyurun.” 
“Merhaba. Nasılsın?” 
“Kiminle görüşüyorum?” 
“Ben .......” 
Sessizlik... 
“Nasılsın?” 
“İyiyim. Evde yapılacak bir şey için usta bekliyorum da onun için aradığın bu bilinmeyen numaraya baktım. Bilirsin açmam.” 
“Bu yeni numaram. Kaydet.” 
“Öylemi...” 
“Bodrum’ a yerleşmek istiyordun. Hayalini gerçekleştirdin.” 
“Evet.” 
“Güzel bir yer.” 
“Evet.” 
“Günlerini güzel geçiriyorsun. İstediğin yerdesin.” 
“Öyle... Buranın da şehirden farkı kalmadı. İleride daha küçük bir sahil kasabasına yerleşirim diye düşünüyorum.” 
“Olsun buralar gibi değildir.” 
“Evet.” 
“Bu yeni numaram kaydet. İşten geldim, aklımdan geçtin, bir arayayım dedim.” 
“Yaa” 
“Görüşürüz. İyi günler.” 
“Güle güle.”
Bu arama, konuşma neydi anlayamadım. Bu sesi unutmuşum, tanıyamadım. Bir zamanlar iyi arkadaştık. Doğrusu öyle zannediyordum. Aynı işyerinde çalışıyorduk aynı sitede farklı bloklarda oturuyorduk. 2015 yılında emekli oldum. Bu yıla (düne) kadar ne görüştük ne konuştuk. En son konuşmamız ve birbirimizi görmemiz işyerinde ki son günümdeydi. Son haftam vedalaşmakla geçmişti. Son günümü de sendika odasında vedalaşamadığım insanlara bir Allahaısmarladık derim düşüncesiyle geçirmiştim. Yukarıdaki telefon konuşmasını yaptığım arkadaş da geldi. Bir süre sonra kalktı, odadaki kalabalığı geçip kapıya geldiğinde gözümün içine baka baka 
“Nasılsa şimdilik buralardasın, gitmeden görüşürüz.” dedi. İlk önce yanıt vermeyi düşünmedim ama sonra
“Şimdiye kadar görüşmedik de bundan sonra mı görüşeceğiz” 
dedim. Arkasını döndü ve gitti (Zaten görüşmedik de, esasında sözü bana değil oradaki kalabalığa idi). Bunu demesem kendimi aptal yerine konmuş bir insan olarak hissedecektim. Oysa yıllardır görüşmüyorduk. Hatta oturduğumuz siteden ayrılmıştı. Yeni evi nerede bilmem bile. 

Arkadaşlık normal rayında gidip gelirken birdenbire arkadaşlığı kesti. Ama bunu sadece ben biliyordum (Bir de Önder) . İş yerinde çoğu zaman karşılaşmıyordum ama karşılaştığımızda da çevrede başka insanlar varsa kırk yıllık dost gibi davranıyordu (Hiç hoşlanmadığım insan tipi). Zaten bir süre sonra araya sınır koydum. Benim için bu arkadaşlık bitmişti. Daha önce başka arkadaşlara yaptığını bana da yapmıştı. Aynı şeyin başıma geleceğini bilmeliydim. Hayat alınacak derslerle dolu ama başa gelmedikçe kıyısında seyredip duruyoruz. Aynı şeyi yaşamış bir arkadaşımın eşi ; 
“İlk önce sanki hayat onlarsız olamayacak gibi hissediyorsun ama sonra hayatında çok da gerekli olmadığını görüyorsun. Bir süre sonra da bu insanlar önemini yitiriyor. Çünkü hayat onlardan ibaret değil.” 
demişti (aşağı yukarı böyle). Gerçekten de öyle. Bu arkadaşlık için söyleyecek, yazacak çok şey var ama değmez. Hayatımdan çıkardığım insanlardan biri. Tekrar hayatıma neden dahil edeyim ki. 

Zıırrr Zıırrr 
“Amannn ne çok bilinmeyen numara oldu.” 
“Kaydet dediği numara hangisiydi yahu. 
Şeytan aldı götürdü satamadan getirdi.... 
Aaaa satmış.” 
Biliyong ya. 
Hadi canım gülü gülü... 

NOT: 
Fotoğraf bana aittir. 





9 Aralık 2014 Salı

TÜRKİYE/YENİ TÜRKİYE


TÜRKÇE/OSMANLICA


Çocukluk ve delikanlılık  yıllarımda okul kapandığında yazları yaylaya çıkardık.Adana'nın yaz sıcakları çekilmezdir.Ailenin çalışanları hariç hemen hemen her yaz toros dağlarında soluğu alırdık.O zamanın yaylası şimdikinden farklıydı.Evler birbirinden uzaktı ve ya taş ya da ahşaptan yapılmış olurdu.Hava ise kazak ve mont giyecek şekilde soğuk olurdu.

Her ailenin yaptığı gibi benim ailemde beni yaz boyunca hocaya gönderirdi.
Duaları ezberlerdik,anlamını bilmeksizin.Hoca 
"yarın şu duayı öğren gel"
derdi biz de öğrenirdik.Öğrenmekten ziyade ezberlemekti yaptığımız.
Bir şey sormaya kalksak en arkadaki sıraya kadar uzanan sopası kafaya "güm" diye inerdi.
O sopayı kafama ben de yedim.
O nasıl bir acıydı öyle,anlatamam.
Hani çizgi filmlerde kuşlar uçuşur,yıldızlar fırıl fırıl döner ya aynı onun gibi.

Her yaz gittiğim bu yere bir daha gitmek istemedim.Gitmedim.
Duaların yazıldığı dili merak ettim.
Öğretici kitap aldım,bilenlerin yardımıyla öğrendim.Kuran'ı bu şekilde o yaşların verdiği başarmak duygusuyla okudum,bitirdim.
Tekrar okumaya başladığımda
Okuduğum şeyi anlamaksızın sadece okuduğumun farkına vardım.
Okuduğumu anlamak istiyordum.
Okuduğunu anlamadan okumak...
Ne aptalca bir şey.Bir şeyi yazıldığı dilde okumayı merak edip öğrenmek yeterli olmuyor.

İleriki yıllarda türkçe mealini okumak üzere elmalılı'nın (şu an tam ismini hatırlıyamıyorum) kitabını aldım.Okurken sıkıldığımı hissettim.
Bir sayfada açıklamasından ziyade,açıklamada numaralandırdığı kısımların açıklaması fazlaydı.Bir ayette 
"... kadın dövülür..."
demiş ve numaralandırmıştı.Aşağıya inip numaranın karşılığını okuduğumda çok fazla karşılığının olduğunu gördüm.Yazan kişi 
"korunur veya buna benzer anlamı almayıp yukarıdakini almıştı.Bana ters geldi.Kelimenin birden fazla anlamı varsa onu yorumlayan insana /hayata bakış açısına,yaşam felsefesine,insanlara bakışına göre anlamı da değişecektir.Devamını okumadım.Ne bileyim içimden okumak gelmedi.

Daha sonraki yıllarımda Yaşar Nuri Öztürk'ün kitabını aldım,okudum.
İçerisinde bana ters gelen şeylerin olmasına karşın zaman zaman hâlâ okumaya devam ederim.

Bütün bunları neden yazdım.
"Merak,istek..."
Evet bunlar ben de vardı ve gerçekleştirdim.Hiç bir şey emrivakiyle olmaz.Birilerinin bir şeyleri gücünden dolayı istemesiyle de olmaz.Her şey kişinin kendisinde bitiyor.

Osmanlıca,şimdiye kadar bana gerek olmadı bundan sonra da gerek olacağını sanmıyorum.Gençlere neden gerek olacak,açıklaması yapılmalı.Geçmiş değerleri ve kültürü öğrenmek için illa osmanlıca bilmenin gereği açıklanmalı.
Okumanın bu derece düşük olduğu bir ortamda osmanlıca bilmek bunu tavan mı yaptıracak?Geçmiş kültür osmanlıca öğretilerek günümüze öğretilemez ki.
Osmanlıca eserleri türkçeye çevirin ve insanları okumaya nasıl teşvik edeceğinizi düşünün.Olacaksa mecburi olmasından ziyade seçmeli olmalı diye düşünüyorum.

Okuma düzeyinin düşük olduğu bir yerde osmanlıca öğretseniz ne yazar öğretmeseniz ne yazar?

Bir insan yeter ki inandırıcılığını yitirmeye görsün...

NOT :
Yazıya konu olan resmim "DOKUNMAK" serisinden yaplıboya,kolaj çalışmamdır.

18 Eylül 2014 Perşembe

POSTACI GELİYOR


ZARFIN İÇİNDEN ÇIKAN KAĞIDIN KOKUSUNU BİLİR MİSİNİZ?


Hayatımızda mektup yazmak ve özel günlerde kart atmak gibi geçmişin hoş güzelliklerini yaşamayı kaybettik.
Çocukluk ve gençlik yıllarımda mektubun kimi zaman üzen,kimi zaman mutlu eden satırlarını büyük bir coşkuyla okurdum.Özel günlerde gönderilmiş kartların/mektupların bir çoğunu saklamıştım.Zaman zaman onları tekrar okumak keyif verirdi.Bana aktardığı duygular eşliğinde ben de onlara yanıt yazmışım.Cümlelerdeki saflık karşılıklı olarak birbirlerini nasıl da bulurmuş.Akıllı telefonlarla gönderilen duygusuz ve hazır mesajlar yanında bu kartların/mektupların güzelliğini tatmayan insanlara da anlatmak zor.
Zarfın bir kenarını yırtıp içindeki kartı/mektubu heyacanla,
mutlulukla okumak ne güzel bir duyguydu.

Ortaokuldan başlayarak üniversite sonrası da ara ara olmak üzere günlük tutmuş,sarı binadan taşınırken mektuplarla beraber bir sandığın içine kilitlemiştim.Yaşadığım şehir dışında başka bir yere çalışmak üzere gittiğimde ise onları kondukları sandık içerisinden çıkararak yok etmiştim.Bir yerden bir yere taşınırken hep bir şeyler kaybolur ya,bunu göze alamadım.
Orada yazılanlar bana aitti ve bir başkasının okumasını istemiyordum.
Sakladığım mektuplar/kartlar ve günlüklerim...Yoklar artık.İçlerinden sadece şiir diye karaladıklarımın olduğu defterleri bırakmışım.O şiirlerimin bir çoğunu da bloğumda sizlerle paylaştım,değiştirmeden.
Belki hoşunuza gitmeyebilir,şiir olarak da tanımlamayabilirsiniz ama ben onların her birini ayrı ayrı seviyorum.Yazıldığı andaki duygularımı yansıtıyor.Hâlâ okurken o anı yaşatan duyguları hissederim.
İçim pır pır eder.

Şiir defterlerim gibi diğerleri de elimde olsalarmış diye içimden geçirmiyor değilim.O an yaşanan,hissedilen duyguların kağıda dökülmüş halleri.Yazılanların bir kısmını hatırlıyorum ama o an hissedilen duygular sonucu yazılan cümlelerimi okumak isterdim.Yapabilecek bir şey yok,geçmiş olsun.

Yazıma mektuplarla giriş yaptım,günlükler,şiirler derken....
Bugünlükte böyle olsun emi.

NOT :
Yukarıdaki resim yağlıboya portre çalışmamdır.

9 Eylül 2013 Pazartesi

BİR BOŞLUĞUN İÇİNDE OLMAK


BOŞLUKTA YUVARLANIYORUM




Kendimi bir boşluğun içindeymiş gibi hissediyorum.O boşluk nedir,ne değildir bilemiyorum...Bulamıyorum...

Sadece içerisinde nereye gittiğimi bilmeksizin yuvarlanıyorum.Çıkmak istiyorum,çıkamıyorum.Ama içerisinde bir şeyler aradığımı biliyorum...Bulamıyorum...

Bulmak istemiyor muyum yoksa?




ÇÖZÜLMÜŞ BİR SIRRIN ÜZÜNTÜSÜ

...
...


Sözlerimin anlamı beni ürkütüyor
böylesine hazırlıklı değilim daha.
Bilmek.Bu da ürkütüyor.Gene de biliyorum:
Kapanmaz yağmurun açtığı yaralar
                                                  çocuklarda.
(İsmet Özel)


7 Mart 2012 Çarşamba

BODRUM'LA İLK TANIŞMAM/GEÇMİŞTEN BİR ANI...

                 BODRUM'LA İLK TANIŞMAM/GEÇMİŞTEN BİR ANI...


                Geçmişte,daha işimi değiştirmemişim;eğitimciyim.Omuzumda çantam,otobüse atlamış,Bodrum'a doğru yola çıkmışım.İçim kıpır kıpır.O zamana kadar Bodrum'u sadece okuduğum kitaplardan ,resimlerden biliyorum.Ama vurulmuşum.Heyecanlıyım,yerimde duramıyorum.Bir an önce orada olmak istiyorum.Hep oturmaktan kıçımın uyuştuğunu bile hissetmiyorum.

                Bodrum'a yaklaştıkça deniz ve manzarası burayı daha çok seveceğimi söylüyor.Tepenin ardından otobüs yüzünü Bodrum'a gösterdiğinde Bodrum da bize kendini göstermeye başlıyor.Bu görüntü nasıl anlatılabilir?Deniz,güneş ışınlarıyla çocuklar gibi oynaşıyor.Kale ise tüm ihtişamıyla oranın efendisi gibi dimdik ayakta ve kıyı boyunca küçük taş evler.Manzara karşısında sizin de gözleriniz ışıl ışıl oluyor.Tabii o zamanlar tepelere kadar evler yoktu,bu kadar çirkinleşmemişti.İpini koparan daha gelmeye başlamamıştı.Bodrum'la Gümbet bu kadar iç içe değildi.

                Vuruldum.Kalbim yerinden çıkacak gibi.İçimin yağının eridiğini,dudağımın kulaklarıma yaklaştığını hissediyordum.Nasıl bir mutluluk,kelimelerle anlatılabilir mi?Anlatılabilir muhakkak.Bir çok yazar da çok güzel anlatmıştır.Ama ben yazar değilim...

                Çantamı otagarda emanete teslim ediyorum.Hemen kalacak yer ayarlamalıyım ki Bodrum'un kucağına kendimi atmalıyım.Otagardan aşağı doğru kalabalığın içine kendimi bırakıyorum.Barlar sokağından önceki sokağa girmişim,bir uçtan bir uca pansiyon.Zaten böyle bir arayışın içinde değil miydim?Güzel,temiz bir pansiyonda karar kılıyorum;5 gece.Diğer harcamalarımda fiyatları bilemediğim için ne kadar param gider tahmin edemiyorum.Artarsa biraz daha kalabilirim diye düşünüyorum.Pansiyona yerleşip kendimi dışarıya atıyorum...

                İlk günüm Bodrum'la tanışma şeklinde geçti.Akşamı da barlar sokağında gece nereye gidebilirim düşüncesiyle bakınarak dolaştım ve ara sokakta rock barı gözüme kestirdim.Her sene gittiğimde bir kere de olsa uğrarım,geçmiş anıları tazelemek üzere.

                Bodrum'da ki ilk tatilim herşeyiyle,heryeriyle tanımak ve gözlemlemek ile geçti.Sonra ki gelişlerde güzel maceralarla birlikte yaşananlar güzel bir anı oluşturdu.İlk gidişlerimin tadı bir başkaydı sanki şimdiye göre.
         
                 Bodrum;güzelliktir,özgürlüktür,çılgınlıktır,sevmektir,sevilmektir.Bodrum,bir hayat tarzıdır,yaşam felsefesidir.Bodrum,aşktır.



MUTLU ZAMANI BULALIM

denizin mavisi,
bir zaman çok güzeldi.
bir zaman içinde kısa bir an,
göz açıp-kapama kadar kısa
bir zaman,geçen bir an.

o zaman gök kadar mavi,
deniz kadar canlı,
kuşlar gibi özgür,
mutlu bir insandım.
kendimi bulmuştum oralarda.

içimde ki ben çıkmıştı.
kaybolmamıştım,bulmuştum
bende ki beni.

şimdi yürüyorum,
hem yürüyorum hem susuyorum.
susmak,konuşmamak için
daha çok yürüyorum.
sonra yine susuyorum.
hem susuyorum hem düşünüyorum;
içimde ki beni nerede unuttum?
                           (M.Yumru)

NOT:İlk Bodrum seyahatim sonrası yukarıdaki mısraları sıralamışım alt alta...

12 Şubat 2012 Pazar

JAZZ MÜZİĞİ İLE TANIŞMAM

            JAZZ MÜZİĞİ İLE TANIŞMAM


            Okul dönüşü,yorgun bir şekilde gelinen evde,radyoyu açıp kanepenin üzerine kendimi attım.Hani uyku ile uyanıklık arasında bir an olur ya,işte onun keyfini çıkartıyorum.Uyanık mıyım,uyuyor muyum,yoksa bir düş içerisinde geziniyor muyum?...Radyodan (TRT 2) gelen müziğin notaları düşümün içerisinde ne hoş melodiler oluşturuyor.Bu kadife gibi sese sahip olan kim?Bu ses ve müziği oluşturan diğer ensturamanlar ne hoş bir uyum içindeler.Aralarda müzik aletleri birbirlerine şov yapar gibi tek başlarına nasıl konuşuyorlar...1,2,..,5...Hala kim söylüyor bilmiyorum.Sinirlenmiyor değilim,arada sanatçı anons edilmez mi diyerekten...Uyku durumu bir başka güzellişti,bu müzikle.

             Spikerin sesini duyduğum andan itibaren ne uyku,ne düş,hiç bir şey kalmadı.Gözler açılmış,kanepede oturur vaziyette ''Sarah Vaughan'' ismi kafamın içinde bağrışıyor...

             Ertesi gün bir plakçıya gidip ismini ilk defa duyduğum sanatçının kasetini edinmek istedim.Şu an ellerinde mevcut olmadığını ama içerisinde O'nun da olduğu bir kaset önerdi,satıcı.Aldım.İçerisinde kimler yok ki;Ella Fitzgerald,Aretha Franklin,Peggy Lee,Ray Charles...Daha kimler yok ki,jazzın ilahları (tabii sonradan öğreniyorum).

             İlk aldığım plaklar (LP) kasetin içerisindeki sanatçıların çıkardıkları oldu.TRT 2 radyo kanalının sürekli dinleyicisi oldum.Ne müziklerle,ne sanatçılarla tanıştım ama...TRT 2,sonra TRT FM oldu,daha sonra da arabesk dahil olmak üzere her şeyi çalan bir radyo kanalı haline geldi.Ben de takip etmemeye başlamıştım.Şimdi ne durumda bilgim yok.

             Geçen zaman içerisinde yabancı sanatçılar yanında türk jazz sanatçılarını tanımaya başladım.İlk tanıdığım Önder Facon,hemen arkasından Kerem Görsev oldu.Bunlar demirbaş sanatçılarım olmakla beraber zaman içerisinde bir çok türk jazz sanatçısının müziği ile tanıştım.TRT TV sayesinde Nükhet Raucan'ı tanıdım.Geçenlerde jazz CD arşivime yine TRT nin jazz arşivinden yayınlanan N.Raucan'ın bir Cd sini ekledim.TRT arşivinden yayınlanacak ne jazz proğram kayıtları vardır,takip ediyorum...

             3-4 senedir türk jazz sanatçılarını takip ediyor ve onların ürettiklerini satın alıyorum.Ehhh türk jazz CD arşivim de fena sayılmayacak duruma geliyor...Jazz sanatçılarımızın çoğunluğu dünyada da tanınıyor,kendileri gibi ustaca çalan yabancı sanatçılarla albümler çıkarıyor ve konser veriyorlar.

             Şimdi CD ve DVD arşivime yenilerini eklerken konserleri de takip etmeye başladım.Ülkemizde güzel jazz festivalleri oluyor.Bunun dışında da konser vermek üzere gelen çok değerli sanatçılar var.Elimden geldiğince takip etmeye çalışıyorum.İtiraf etmeliyim ki,çalışma düzenim açısından bir çoğunu kaçırıyorum.Zaman ve olanak açısından gidebileceklerime gitme çabasını gösteriyorum.O keyifi canlı canlı yaşamak tadılası bir duygu....Tadın...

              Jazz,hikayeni anlatmaya devam et.Her zaman,dinlemeye hazır birinin olduğunu bil.Seni seviyorum...