10 Haziran 2019 Pazartesi

İŞTE O YAŞTAYIM


BU GÜN 10 HAZİRAN




Siz siz olun, geçmişi telafi etmekten bahsetmeyin. O, düşündüğünüz gibi olmuyor. 
Geçmiş yaşadıklarınızdan ibaret. 
Telafi ettiğiniz şeyler şimdiyi oluşturuyor. 
Kendinizi aldatmayın. 
Şimdiyi yaşayın, geleceği hayal edin., geçmiş ise geçmişte kalsın. 
Ben koskocaman bir yılı nasıl geri getirebilirim ki?  
Geçti (geçirdi) gitti. 
Önümdeki yıllar bana bakıyor. 
Eere o zaman ne kendimi ne de başkalarını aldatmamam lazım. 
Yaşam, önümde bütün görkemiyle uzanıyor. 
O zaman  yaşamın içinde yuvarlanmak kadar güzel bir şey var mı? 
Var mısınız? 
Hadi yuvarlanalım. 
Ama Bodrum’ a doğru. 
Eğer yuvarlanıyorsanız, sevmeseniz de oraya yuvarlanmanın ne demek olduğunu biliyorsunuzdur. 
Çünkü orada ben varım (bencil miyim neyim).
HahahHa hahahahah 
Ama ben oradayım. 
Ne bileyim bilin istedim (oysa bencil de değilim).
Hahahaha hahahahah

https://youtu.be/4jkVP2NhXR4
                 (Ben)

Bu arada bir yaş daha aldım. 
Doğumumdan bu yana kaç yıl oldu? 
Üniversiteyi bitirdikten sonra kaç yıl geçti? 
İş hayatım kaç yıl sürdü? 
Emekli olalı kaç yıl oldu? 
Eeee öyleyse şimdi ben kaç yaşındayım? 
1, 2,.., 21, ..., 33, ...., 42, ....
Amaannn dur be. 
Şimdi sayılarla kafamı yoramam. 
Boşver. 
Benim yerime yaş hesabı yapan aptalları say, 
işte o yaştayım. 
Hahahaha hahahahah 
Aptal seni. 


NOT: 
Fotoğraflar bana aittir. 

1 Mayıs 2019 Çarşamba

DOĞUM GÜNÜN KUTLU OLSUN BEYAZIM


BİDENEM 


İki yıl ne çabuk geçti bidenem. 
Birlikte sevindik, birlikte mutlu olduk. 
Evimin gülü, mutluluğu, sevinci... 
Üzüntüme ortak oluşunu yerim senin bidenem. 
Hayatımda her zaman ol emi. 


İlk gününden şu güne doğru fotoğraflarla hayat hikayesi. 

NOT: 
Fotoğraf ve video bana aittir. 



13 Nisan 2019 Cumartesi

MARTIN SONU BAHARDIR


BENİM İÇİN DE BAHAR OLDU  



2017 sonu 2018 başı küçük bir rahatsızlık geçirmek. Şansızlık farkında olmaksızın iki rahatsızlığı aynı anda yaşamak. Basit bir ayak rahatsızlığı ile uğraşırken diğer rahatsızlığın (vücudun bir şekilde kan kaybetmesi) yarattığı belirtileri hep buna yormak, ona göre doktora gitmek, ona göre tedavi olmak, ona göre ilaçlar almak, hayatı buna göre düzenlemek... ilaç içmek, yemek yemek, uyumak, ihtiyaçlarını gidermek, uyumak, bir iki adım yürümek, yorulmak, oturmak, yorulmak, uyumak... 
“Yaşamak nasıl bir şeydi?” 
diye sorgulamak. Uyanık kalınan kısa zamanlar da hayatı sorgulamak... Daha önce alınan kararları gözden geçirmek... Bunları hayata geçirmek... Ucundan kıyısından etrafımdaki insanlara çıtılatmak... 

 
                                                                             Adana 1
                                                                              Adana 2

Bu arada canını dişine takıp memlekete bir profesörle görüşmeye gitmek... Vücudun kan kaybı yaşadığını öğrenmek, ona göre ilaçlar almak ve yaşadığının farkına varmak. Sevilen insanlarla birlikte olmak ve her şeyi unutmak... 
Yaşanılan yere gelip bir başka profesörle tedaviye devam etmek... Vücudun taranması, didik didik aranması...


Bu arada orospu bir komşuya sahip olmak.. Orospuuuuu.... 

                                                     
Organları bağışlamak. İşe yarayacaklar alındıktan sonra geriye kalan nasıl veriliyorsa onu alan ailemin ne yapmak istiyorsa onu yapmasını istemek. Aksi halde vücudun kadavra olarak kullanılmasını istemek. 
Gömülmeyi düşünmemek. Bir zamanlar, çok sevilen Bodrum’ da gömülmek istenmesine rağmen şimdi aynı duygular içinde olmamak. 
Eğer istenilen olmazsa o yatırılan yerde rahat uyumayacağımı bilmek. 
Net; hiç bir şekilde gömülmeyi istememek. 



Yaşanılan şeylerin, yaşanası anları daha sonraya ötelememek gerektiğini bir kez daha kanıtladığını görmek. Yaşamın, erteleme üzerine kurulmadığını bir kez daha anlamak. O anı (yaşı, günü, olayı vs.) yaşıyorsan var olduğunu bilmek. Bu düşüncede olan bir insan olarak şimdiye kadar olanaklar ölçüsünde ne yaşamak isteniliyorsa ucundan kıyısından gerçekleştirmeye çalışmak. Yaşanılamayan, yapılamayan ve daha sonraya ertelenen de oldu. Peki sonra yapıldı mi? Kimisi için evet kimisi için hayır. Esası, gerektiği zaman yapmak. Aynı heyecanı, isteği, aşkı yaşamak mümkün değil (bence). Çünkü zaman aynı değil, siz ise artık o eskideki kişi değilsiniz. Sonucu iyi de olsa kötü de olsa o an yaşamak. 


Şu an nasılım; balkonumda Begonvil çiçek açtı. Beyaz’ ın ve benim keyifler yerinde. Bir seneyi geçkin resimle uğraşamadığım için alıştırmalar yapıyorum. Yakında resim çalışmalarımı tekrar paylaşırım (sanırım). Koskocaman bir yıl (hatta daha fazla) elimden kayıp gitti. Telafisi mümkün mü? Sanmam. Ehhh telafi edilebildiği kadar telafi edilir. Gerçi bu söylem de bir aldatmaca ya. Olsun, arada sırada kendimizi mutlu edecek şekilde aldatalım. 
Eller havaya.... 
Hahahaha hahahahah 


NOT: 
Fotoğraflar bana aittir. 

15 Mart 2019 Cuma

BU, NASIL SEÇİM?


ADAY KİM?  


Çocukluk ve gençlik yıllarımdan bu güne kadar geçirdiğim seçim ortamlarını düşünüyorum da bu kadar bayağı, iğrenç, ahlaksız, orantısız, hukuk ve demokrasiden uzak bir seçim görmedim. Siyasetin ve konuşma dilinin en kirli dönemini yaşıyoruz. 

Ülkemin yönetiminde bilgili, görgülü, terbiyeli, ahlaklı, yalanı dolanı olmayan, devletin malını hırsızlardan koruyacak, hukukun üstünlüğüne önem veren, demokrasi direğini tüm benliğiyle kavramış, ülkesini ileri noktalara taşıyacak insanlar gereklidir. 

Yerel seçimi genel seçim haline dönüştürdüler. Devleti yönetenler belediye başkan adayıymışçasına her yerdeler. Proje açıklama yerine karalama var. Proje açıklanacaksa da belediye başkan adayı değil de devleti yönetenler açıklıyor. Her seçimde kullanılan dil gittikçe kötüleşiyor. Bayram havasında olması gereken seçimler ayrıştırma, ötekileştirme, kutuplaştırma ve nerdeyse insanları birbirine düşürme durumunda. 

Demokratik seçim, başta hukuk olmak üzere tüm kurumların bağımsız olmasıyla mümkündür. 
Bu konuda söyleyecek çok şey var ama o derece açık söyleyecek kadar özgür değiliz. Seçimin sonucunun ülkemize hayırlı olmasını diliyorum. 


NOT1 : 
Fotoğraf bana aittir. 

NOT2 : 
Konu içinizi karartsada fotoğrafa bakarsanız içiniz aydınlanacaktır. 

24 Şubat 2019 Pazar

IŞIL IŞIL



GEÇEN SENE BU ZAMANLAR 


Geçen sene bu zamanlar güneşten alacağım D vitaminini ilaç olarak alıyordum. Şu an yaz olmadan derimin rengi değişime uğramaya başladı. Bu yaz simsiyah olacağım. Geçen sene eylül ayı içerisinde sahilde bir kaç saatliğine bir kereye mahsus vücudumu güneşe teslim etmiştim. Nasıl bir seneydi Allahım. İsteklerime hem kavuştum hem kavuşamadım. Her zaman diyorum siz istediğiniz kadar istediğim gibi yaşıyorum deyin, hayat sizi kendi bildiği gibi yaşatıyor. 




Işıl ışıl güneş ışınlarının yansıdığı denizin üzerinde bir tekne salınıyor. Işığın su ile oynaşmalarının sonucu sürekli görünür değil. Ama orada bir tekne var; sağlam mı, kırık dökük mü belli değil. 
Bir var bir yok.
Sanki ben. 
Hem var hem yok. 


NOT : 
Fotoğraflar bana aittir.

20 Ocak 2019 Pazar

SOKAK HAYVANLARI


HEPSİNİN AYRI BİR HİKAYESİ VAR 

 Bu benim Beyazım, bidenem.

Bodrum, her sahil kasabasında olduğu gibi 
kedi-köpek cenneti. Tabii bu, onlar açısından cennet mi sorgulanır. Yavruyken insanların hoşuna gidiyorlar, erişkin hale geldiğinde ise türlü türlü bahanelerle kolayca sokağa atılıyorlar. O ana kadar sokak yüzü görmeyen canlının birdenbire yabancı ortamda kendini bulması aynı durumda bir insanın yaşayacağı duyguların benzerini yaşamasına neden oluyor. 
İnsan, yavrusunu sokağa atar mı? 
Evinde beslediği hayvanı sokağa atan gün gelir onu da yapar. Böyle insanlara canlı hiç bir şey emanet etmeyin, kendinizi bile.

                       Bunlar bahçe(?) de baktığım yavru kediler.

                      Anne ve yavruları

Sokak hayvanlarıyla haşır neşir olmaya başladıktan sonra onlardan bir daha vazgeçmek mümkün değil. Bu farklı bir duygu. Yürürken, otururken, bir şeyler yaparken belki kimsenin görmediği etrafınızdaki bu canlılara farklı gözlerle bakıyorsunuz. Gözünde problem varsa cebinizde ya da çantanızda bulunan göz damlası veya merhemi sürmek istersiniz. Eğer işlemi yapmışsanız evinize içiniz rahat gidersiniz. Ertesi gün hem kontrol için hem de işlemi bir kere daha yapmak üzere yine aynı yerde kendinizi bulursunuz.


Çok tatlı, oyuncu bir köpek. Sahiplenilmeyi hak ediyor..

Her gün mama dağıtımı yapıyorsanız, çizdiğiniz güzergahta sizi bekleyen canları sağsalim görünce mutlu olursunuz. Birini görmediğinizde kafanızda türlü türlü soru işaretleri oluşur. Ertesi gün gördüğünüzde istem dışı derin bir “ohh” içinizden dışınıza doğru akmıştır.
Böyle olmak hoş mu? 
Tabii ki değil. 
Ne siz böyle olun ne de sokak hayvanları bu durumda olsun. Ama burası Türkiye. Yaşanacak her şey her canlı için geçerli. İster insan olsun ister hayvan.

    İki tatlı kısır kedi. Mamadan önce sevgi onlar için her şey.

Her hayvan sahibini ya da  besleyeni hayvansever diye düşünmeyin. Sosyal medyada hayvanların iyiliğine açılmış gruplara girip verilen ilanlara ve yorumlara bakın. Kimi ilanlar ve kimi yorumlar sizi sinirden çatlatabilir. Ben bir kaç ilan verdim ve ilan vermemenin daha iyi olacağını anladım. Bir yuva aradığınız canlı için ilk gelen mesajlar “sizin şansınız” , “evimde 5 (10), bahçemde 80 (100) kedi-köpeğe bakıyorum, birbirlerine alışırlar”. Bu insanlar için sizin şartlarınızın uygun olup olmaması önemli değil. Onlar çok çok kedi-köpeğe bakıyorlar, öyleyse siz de bakabilirsiniz. Zaten sizin de baktığınızı bilseler böyle mesaj yazmazlar. O ne öyle 80-100 sokak hayvanına bakmak o kadar kolay mı? Hıı ayda bir kaç kez çıkıp mama veriyorsan bu sayıda sokak hayvanına baktığını söylersin (kürinden). Ama adam akıllı her gün mama veriyorsan bu iş az parayla olmaz. Güzergahımda her gün mama veren insan olarak söylüyorum bunu. 

    Arka ayağının biri aksayan çok tatlı bir köpek

Hangi bölgede, hangi şehirde ilan veriliyorsa oradaki insanlar yanıt vermeli diye düşünüyorum. İlanı veren kişi ile aynı şehirde yaşanıyorsa “sizin şansınız” denileceği yerde arabaya atlayıp o şansı kendisine tanımalı kişi. Klavye vasıtasıyla hayvan severlik olmuyor. Söylemlerle uygulama birbiriyle tutarlı olmalı. Ağzı başka şey vücudu başka şey söylememeli.  


     OASİS’ in önüne bu köpek için gidiyorum. Çok nazlı, şeker gibi kendine münhasıran bir köpek.

                               Canım benim

Peki kendi sorumluluğunu üstlenemeyecek çocuklara ailelerin hediye olarak hayvan almalarına ne dersiniz? Çocuğun yemeğini önüne koy, üstünü başını yıka, her şeyini aile olarak kendin yap ama gidip ona bir canlıyı emanet et. Sıkılınca da bir oyuncak gibi sokağa at. Ya da bin bir türlü bahaneler üreterek terket. Maalesef sokağa bırakılan bu hayvanlar, sokak yaşamını bilmedikleri için bir süre sonra ölüyorlar.  
         
Sokağın başında beni gördüklerinde bir bir ortaya çıkıyorlar 

Kimisi arabanın altından kimisi bahçeden 

Afiyet olsun


Sokak hayvanları her türlü işkenceye uğrayarak öldürülüyor, tecavüze uğruyor ama bunu yapanlar (eğer) şikayet varsa küçük bir para cezası alıp kurtuluyor. Oysa uzmanlar bas bas bağırıyor “hayvana bunu yapan insana da yapar” diye. Aldıran yok. Hala söz verdikleri yasa çıkacak. Türkiye’ de hiç bir canlının kıymeti yok. 

Her canlının yaşamaya hakkı vardır. Lütfen saygı duyalım.


NOT1 :
Kesi-köpek sayısı her gün aynı sayıda olmuyor. Fotoğraftakiler sabit olanlar. Sayı artış göstermekte. Üzülmemek elde değil. İnsan istiyor ki hepsinin bir evi olsun. Aksine sokağa atılan kedi-köpek sayısı her geçen gün artıyor.

NOT2 :
Fotoğraflar bana aittir. 

24 Kasım 2018 Cumartesi

24 KASIM


ÖĞRETMENLER GÜNÜ


Öğretmenlerimizin 24 kasım öğretmenler gününü kutluyorum. 

Şu aralar okuduğum Jack London’ un yarı otobiyografik romanı “Martin Eden” den hoşuma giden aşağıdaki sözleri bu güne uygun olması nedeniyle sizlerle paylaşmak istedim;

“Bilgi, bana bir harita odası gibi geliyor. Kütüphaneye her gidişimde bunu düşünür, etkilenirim. Öğretmenlerin rolü, çoçuklara harita odasının içinde ne olduğunu sistemli biçimde öğretmektir. Öğretmen, harita odasındaki rehberdir, hepsi o. O bilgiler onların kafalarının içinde değil. İcat eden, yaratan onlar değil. Her şey o harita odasında. Öğretmenler harita odasından nasıl yararlanacaklarını bilir. Onların işi, normalde orada kaybolacak kişilere yol göstermektir.” 


Değişim (bilgi, birikim, yaşam, bakış açısı...)  yaşanırken hissedilen duyguların aktarımı sizi kendinizden geçiriyor. İçinizde oluşturduğu coşkuyla birlikte kol kola sürükleniyorsunuz. Severek, bir solukta okunan bir kitap. 

NOT:
Jack London yarı otobiyografik romanı “Martin Eden” Türkiye İş BANKASI Kültür Yayınları. 

20 Eylül 2018 Perşembe

NASILSIN BU SABAH

NASILSIN BU SABAH


Nasılsın bu sabah
Çiçekler açtı mı yüreğin
Sızlayan yerlerine güneşi sürdün mü
Açtın mı radyoyu
Çay kaşığının sesine
Eşlik ediyor mu eskilerden bir şarkı

Nasılsın bu sabah
Öptü mü serçeler yanaklarını
Çayır çimen yayıldı mı ruhun
Uzandın mı mavi patiskanın altına
O gülücük açtı mı dudağında
Kenarına kıvrılmış mı sevgi

Söylesene
Nasılsın bu sabah
İyiyim desene
Bak nasıl sevinirim 

MURATt GİNLİK 


Sokak hayvanları için koşturan, onlara elinden gelen yardımı esirgemeyen hayvan dostu 
“Deniz Kara” bir paylaşımında yukarıda ki şiiri paylaşmıştı. Hoşuma gitti, ben de paylaşmıştım. 
Bu şiiri bloğumda da paylaşmak istedim. Belki sizin de hoşunuza gider. 

NOT : 
Fotoğraflar bana aittir.

9 Ağustos 2018 Perşembe

HER ŞEY BİRDENBİRE OLDU (ÖYKÜ 34)


HER ŞEY BİRDENBİRE OLDU 



Gökyüzü, ortalığı inleten çığlık sonrası usulca ağlamaya başladı. Yağmur damlaları kapatılan balkon camından tatlı tatlı süzülüyorken kedisiyle birlikte bu doğa olayını izliyordu. 
“Ayak parmaklarımda ki hissizlik ne olacak bidenem?” 
diyerek kedisiyle dertleşmeye başladı.  
“Meeevv” 
“Yanıt verişini yerim senin.” 
diye yanıtladı. Akıllı bir kediydi. Söylenenleri anlıyordu, sadece aynı dilde konuşamıyordu. Birbirlerini seviyorlardı. Kendisine bir şey olduğunda ailesinin kedisini ortada bırakmayacağını biliyordu. Bırakmazlardı. 
“Kızım, içtiğim ilaçların hiç bir faydasını görmüyorum. Bu ağır ilaçlar sağlam olan midemin sağlığını bozacak diye korkuyorum.” 
“Meeevv“
İlaçlar yaşam kalitesini sıfıra indirmişti. Yorgunluğa gelemiyordu. Sabah kedi ve köpeklere mama dağıtımı yapmak bile artık onu yoruyordu. Ama onların beklediğini bildiği için kendisini buna zorluyordu. Önceleri yarım saatte bitirdiği güzergahı şimdi bir saatte kimi zaman bir buçuk saatte dinlene dinlene tamamlıyordu. Sonra bütün gün yatıyordu. Hastalıktı, ilaçtı, ilaçlardan dolayı bütün gün uyumaktı derken bir gün komşusunun ortak alanı gece gece evine dahil etmek için çıkarttığı gürültü sonucu uykusundan uyandı. Komşuluk böyle bir şey değildi. Bu yapılan hırsızlıktı. Kendine ait olmayan yeri gasp etmekti. 155’ i aradı.
“Bizim alanımız değil 153’ ü arayın.” 
dediler. Hayatında ilk defa bu tür şeyle karşılaşıyordu. 153’ ü aradı. Hiç bir şey olmadı. 
Kanunsuzluk yapanların terbiyesizce ve tehditkar bir şekilde, 
“Yıktırabiliyorsan yıktır.”
ve 
“Beğenmiyorsan evini sat git.” 
benzeri laflarına muhattap oldu. Oysa bu bina yeniydi. Bu daireyi almasının en büyük sebeplerinden biriydi. Herkes aldığı daireyi bilerek almıyor muydu? Kanunlar yapılan şeyin yanlış olduğunu söylüyordu. Eski ev almaması neye yaramıştı şimdi. Gece gürültüleri rahatsız ediyordu. Edepsiz bir komşuya sahipti. Kendine ait olmayan yeri sahipleniyordu. 
Kötü bir komşuydu. Hasta olduğu bilindiği halde kendisine bu yapılmıştı. 
“Hırsıızzzz var.” 
diye bağırmak istedi ama bağıramadı. Hastaydı. Kendisiyle uğraşıyordu, başkasıyla uğraşacak durumda değildi. Elbette bunun karşılığını göreceklerdi. Bundan sonra bu komşuyla bir merhabası bile olamazdı. Yüzüne bakmıyordu artık. Midesini bulandırıyordu. Çıkarı için her şeyi yapabilecek bir insandı. Bu tür insanlardan oldum olası hoşlanmazdı. Lafı alıp kendi çıkarı doğrultusunda eğip büküp anlatan biriydi. Böyle biri olduğunu ikinci konuşmada anlamıştı. Her karşılaştıklarında diğer komşuyu şikayet edip duruyordu. Tabii kendisini de diğerine şikayet ediyordu. Bunu anlamıştı. Bu tür insanlar ne kadar çoğalmıştı. Oysa bu insanları hayatından atalı yıllar olmuştu. Kendisini kuş gibi hafif hissetmişti. Şimdi sağlığı önemliydi. İyileşmeye bakmalıydı. Bu tür edepsiz ve hırsız insanlar için kanunlar ve mahkemeler ne güne duruyordu. 

İlaçlar bittiğinde doktor,   
“Tekrar ilaç yazmıyorum ama sorun arttığında tekrar başlarsın. Fazla yürümek yok. Kendini yormamaya dikkat edeceksin.“ 
dedi. Yürümeyi sevmesine rağmen ilaçlar zaten ona bu fırsatı vermiyordu. Kısa bir yürüyüş bile onu yormaya yetiyordu. 
“Teşekkür ederim.“ 
derken yüzündeki mutluluk belli oluyordu. İlaçsız günler başlamıştı ama öyle hemen eski günlerine dönemedi. Dinlenmeye devam ediyordu. Bir türlü eski haline dönemiyordu. Bunda bir tuhaflık vardı. İlaçlardan kurtulmuştu ama kendisinin hastalıklı halinden kurtulamamıştı. Hep yorgun hissediyordu kendini. Evin içinde bir kaç adım atmak hatta oturmak bile onu yoruyordu. 


Adana’ da bu konuda uzman bir profesörden randevu alındı. Bir gün önce sevinç ve heyecanla uçağa atladı. Sevdiği insanlarla beraber olacaktı. Bu mutluluk bile ona yeterdi. Adana havaalanından yeğeni aldı. Doktora gitme, tahliller vs. ne varsa yeğeni koşturdu. 
“Sen olmasan bu kadar işlemi kısa bir zamana sığdıramazdım.“ 
dedi yeğenine. Onlara belli etmese de kendini yorgun hissetmesi kendini kötü hissetmesine neden oluyordu. Onlar işteyken gününü yatarak geçiriyordu. Akşam dinç görünmeye çalışıyordu. Oturmak bir insana bu kadar mı eziyet olurdu? Ne yaparsa yapsın eski halinden eser yoktu. Onu tanıyan bir insanın bunu anlamaması mümkün değildi. Aylarca süren bu halinden bıkmıştı. Şimdi bu yaşamak mıydı?
Doktor, beraberinde götürdüğü tüm raporları ve kendi istediklerini de inceledikten sonra,  
“Kansızlık söz konusu. Bu kan kaçağının nereden olduğunu bulmamız gerek.“ 
dedi ve yeni tahliller istedi. Bu yeni tahlilleri getirecek ve işlem uzadıkça uzayacaktı. Yeğenine 
“Yaşadığım yerde devam ederim.“ 
dedi. Problemin ne olduğunu öğrenmişlerdi artık. Profesör, kullanması gerekli ilaçları yazdı. 
“Bunlar bittiğinde 2-3 ay daha devam et. Vücudunda bu eksiklikler tamamlanınca ayağındaki problemde büyük ihtimalle geçecektir.“ 
dedi. Hastane dışında çiftlikte zaman geçirmek, yeşillikler içinde kaybolmak ona iyi gelmişti. Bu anlarda yaşamın avucunun içinden kayıp gitmesini seyretmenin ne kadar acı bir şey olduğunu düşündü. Yaşamak bu muydu? 


Akşam gittikleri göl kenarındaki restaurantta karşısındakiler rakı içerken yaşadığı yerde aylarca sahile inemediğini ve denizi izlerken rakı veya soğuk bir bira eşliğinde hayale dalamadığını düşündü. Oysa denizin, mavi rengin tonlarına bakan insana sunduğu hayal dünyasının rengarenk olduğunu herkes bilmezdi. 
“Bir kadeh rakı doldur.” 
dedi yeğenine. Aylar sonrası gölün kıyısında sevdikleriyle bir kadeh rakıyı kendinde hak gördü. Bu keyif ona tüm yorgunluğunu unutturdu. Oturmak yorarmış, çok da umurunda olmadı. Sanki eski günlerdeki gibi canlandığını hissetti. Hayat sürprizlerle doluydu. Kimseyi yormak istemiyordu. Çünkü yakın bir zamanda bir afacan gözünü dünyaya açacaktı. Sevgi yumağı. Hani kalbinin attığı sürece varsın ya sevgi de işte o değerde bir şey. Sevgi elle tutulur değil. Boşluğu kucaklamak gibi bir şey. 


Vedalaştı. Yavaş adımlarla uçağa doğru yürüdü. Uçakla defalarca yurtiçi ve yurtdışı bir çok şehir ziyaret etmiş bir insan olarak ilk defa eziyet çekerek uçuyordu. Bir ara kendini bırakıp hüngür hüngür ağlamak istedi. Evinde ve yatağında kendini boylu boyunca uzanmış olarak bulmak istiyordu. Uçak usulca sevdiceğinin kucağına  oturdu. El çantasını aldı. Uçaktan indi ve bir taksiye bindi. Bir an önce evinde olmak istiyordu. 
Çantayı bir köşeye fırlattı ve kendini öylece yatağa bıraktı. 
“Meeevv”  
Vücuduna sürtünen kedisinin başını eliyle okşadı. 
“Kızım biraz dinleneyim sonra oynaşırız.” 
dedi. Oysa gün içerisinde ki kısa ayrılıklarda bile kendisini dört gözle evde bekleyen kızıyla o sıkılana kadar oynaşırlardı. Sessizce bir kenara çekildi. Sahibini görecek şekilde uzandı. Birbirlerine göz attılar. Belli ki ikisi de birbirini özlemişlerdi.


Saklambaç oynamayı seven kedisi bu aralar hep saklanıyordu. Belki de kendisi eskisi gibi saklanamadığı içindi. Saklanmak için odaya giriyor ve yatağın üstüne oturuyordu. Kedisini bulmayı da eskisi gibi uzatamıyordu. Ayakta durmak, bir kaç adım da olsa yürümek yoruyordu. Olsun onu mutlu görmek kendisini de mutlu ediyordu. Hele yanına gelerek kendini yere atıp beni sev demesi... 
“Bidenem nasıl sevmem seni. Elimi kaldıracak durumda olamasam da severim seni.” 
Severken kedisinin mutluluktan dört köşe olması her şeyi unutturuyordu. 
“Kızım bu hafta hastane maratonum başlayacak.”
“Meeevv” 
“Kan kaçağının nereden olduğunu arayacaklar. Evde sık sık yalnız kalacaksın. Daha sonra telafi ederiz bugünleri, emi.” 
“Meeevv” .


Bahçede ağaçlar ve renk renk çiçekler olacaktı. Çiçekler her zaman olsun diye mevsimine göre ekilecekti. Dairesine çıkarken merdivende değişik boy saksılarda açmış çiçeklerle birbirlerine gülümseyeceklerdi. Kimisi hoş kokularını esen rüzgara bırakıp kapıdan, pencereden kendisine gönderecekti. İki etraftaki evlerin bahçeleri yeşil yeşil gülümsüyordu. Kimi evlerin bahçe ve ev duvarını rengarenk kokulu çiçekler sarmalamıştı. “Üç dört seneye bizim bahçede onlar gibi olur.” 
diye düşünüyordu. Yanılmıştı. Bundan hoşlanmayan bir komşusu varmış. Çiçek ve yapraklar yere düşüyormuş. Rahatsız oluyormuş. Kendisi için yanlış komşuların olduğu binadan ev almıştı. Şimdi hiç kimseyle uğraşacak durumda değildi. Büyük saksılara ektiği nar, limon, yenidünya fidanlarını mahalledeki bir başka komşusuna verdi bahçesine diksin diye. Merdivende ki çiçekler ise bir süre sonra ilgisizlikten kurudu. Kimi saksıları balkonuna alarak kurumalarını önledi. Bir arada yaşamayı bilmeyen insanlarla beraber olduğunu anladı. Onlar istediklerini yapacak ama onun böyle hakkı olmayacaktı.Böyle bir dünya yoktu. Bahçede bir karış toprak yer bırakılmamıştı. Bahçe olarak değil de araba garajı niyetine yapılmıştı sanki. Çiçekten, yapraktan, topraktan rahatsız olanlar sigara izmaritinden, tavuk bokundan rahatsız olmuyordu. Sokak, bahçe denilen yerden daha temizdi. 


Ablası yanına geldiğinin ikinci günü 
“Hadi hazırlan. Kahvelerimizi sahilde içip gelelim.”
dedi. Gözleri ışıldamıştı. Aylardır gitmek istemesine rağmen kendine güvenemediği için evden çıkamıyordu. Çağrılan taksiye bindi. Yoruldu ama olsun deniz kokusu ve sahilde oturup denizi seyretmesi buna değmişti.  
“Ahhh şimdi soğuk bir bira olsa.” 
diye içinden geçirdi. Gelen kahveyi o niyetle içti. 
Belliki ablası bu özlemini hissetmişti. Mutluydu. Kendini güçlenmiş hissetti. Artık yarına hazır hissediyordu kendini.


“Şimdi birden ona kadar saymaya başla” 
dedi anestezi uzmanı.
“Bir, iki, üç,....” 
gerisini hatırlamıyordu. 

15 Temmuz 2018 Pazar

İÇİNDEN GEÇENİ SÖYLEMEK


YÜREĞİN EL VERMELİ 


Karşınızda ki insan sevdiğiniz ve kırmak istemediğiniz bir insansa konuşmalarınıza çok dikkat ediyorsunuz. Söylemek istediğinizi direk değil de dolambaçlı yollardan söylemeye çalışıyorsunuz. Tabii karşınızda ki (belki anlayıp da) anlamamaya devam ediyor siz de kendinizi yormaya. Uzun yıllar böyle yaşadım. Ne zaman ki bu sevdiğim insanları karşıma alıp kırılsalar da, üzülseler de söylemek istediklerimi açık ve direk söyleyeceğimi anlattım o zaman rahatladım. Ne kadar güzelmiş özgürce düşüncelerini söylemek. Benim açımdan güzel. Gel gör ki yukarıda bahsettiğim insanlar da aynı dertten muzdaripmiş. 
Herkes birbirine söylemek istediğini özgürce söylemeli. 

NOT :
Fotoğraf bana aittir.