12 Şubat 2016 Cuma

YÜZLEŞME (ÖYKÜ 29)


HERKES KENDİ ŞİİRİNİ YAŞAR


Yaylaya son bir kez gitmek istedim.
Annemi arayıp,
"Yaylaya geliyorum."
dedikten sonra benimle beraber bir çok yere gitmiş olan küçük siyah çantamı hazırlamaya koyuldum.

Geçmişte yaşanan anıların güzelliği günü kurtarmıyor.Geçmişle bugün arasında o kadar şey yaşanmış ki güzel olan anılar kötülerin çokluğu içerisinde yok olmuş.
Oysa bu anıların birikmesine neden olan da yok eden de insan.Anıların yaşandığı o insanlar şimdi farklı farklı yerlerde.
Kimisi ise artık bu dünyada yok.
Geriye ne kaldı?Yaşananlar.

Adana havaalanına indiğimde yabancısı olmadığım o tanıdık bunaltıcı sıcak karşıladı.Hafif esen rüzgar,sıcağı yüzüme pantolonu da terleyen bacağıma yapıştırıyordu.Eve gidip duş almak ve dinlenmek yerine havaalanında bekleyen abimin arabasına binip yaylaya gitmek üzere yola koyulduk.Kliması çalışan arabada rahatladığımı hissettim.Terden vıcık vıcık olan ben adeta ipe asılan çamaşır gibi kurumuştum.Tenimin üzerinde ki tuz taneciklerini parmaklarımda hissediyordum.
"Artık yaylada yıkanırım"
diye düşündüm.

Yayla yolunun toprak olduğu ve iki arabanın yan yana geçemediği zamanlar ne maceralı yolculuklar yaşanırdı.Çam ağaçlarının arasında uzanan yol birden kaybolurdu.
Dağın tepesine tırmanmaya başladığımızı anlardık.Virajlar baş döndürücü ve heyecan doluydu.Her babayiğit yol ile uçurum arasında sınır oluşturan araba tekerini görebilecek şekilde aşağılara doğru uzanan muhteşem manzaraya bakamazdı.Şimdi ise yollar geniş ve asfalt.Eskinin yaşanılan o duyguları yok artık.Modern hayat beraberinde bir çok duygumuzu da alıp götürdü sanki.

Yolun en tehlikeli kısmı "bakacak" ı geçtiğimizde yayla evleri tek tük görünmeye başladı."İbo Osman" adı verilen bu yer ilk başlarda yayladan ayrı bir yer gibiydi.
Şimdi ise adeta yaylanın bir parçası olmuş.
Yolun sağında bulunan fırın,manav ve bakkalın hemen arkasında yer alan bahçe içerisinde ki evler tepenin yukarılarına doğru sıralanmış.Yolun solunda ise aşağılara doğru gittikçe küçülen evlerin çinko damı bahçe içerisindeki ağaçların arasından yansıttığı güneş ışınlarıyla bize türlü türlü oyunlar oynuyor.Yolun kenarında dağlardan gelen soğuk suyun aktığı çeşmede yüzümü yıkamak istedim.Arabayı durdurtup aşağıya indim.Çeşmenin suyundan kana kana içtim.
İki etraf ne kadar çok değişmiş.

Bir süre daha yola devam edip aşağıya doğru inmeye başladığımızda "İbo Osman" a göre daha kalabalık olan "dede pınarı" bahçe içerisinde taş ve tahta evleriyle gözümüzün önünde alabildiğine uzanmaya başladı.Bahçelerdeki kiraz ağaçlarının yola sarkan dallarında ki meyvesi yoldan geçenlere göz kırpıyordu.Çocukluğumda bahçemizde kiraz ağaçları olmasına rağmen komşu evlerin bahçesinden kiraz kopartırdım.Aynı şeyi o evlerin çocukları da yapardı.Sanki çocuklar arasında gizli bir gelenekti.

Aşağıya inmenin bittiği noktada dağlardan gelip yolu ikiye ayıran küçük bir akarsu vardır.İki etrafı dükkan,kasap ve kahvehaneyle çevrilidir.Kahvehanenin önünde her zaman çayını yudumlayarak sohbet eden insanlar bulunur.Yoldan geçen arabaların içindekiler tanıdıksa selamlaşılır ve ertesi gün aynı yerde oturulup sohbet edilir.Burası "dede pınarı" nın kalbidir.

Yukarıya doğru devam eden yolun sol tarafında ileride dağın eteklerinde yer alan futbol sahasının ve hemen yanıbaşında bulunan "lahanalık" ın güzelliği göz kamaştırır.Yolun sağ tarafında ise yukarıya doğru sıra sıra olan evlerin bitiminde akşam üzeri oturulup aşağıya doğru uzanan manzaranın keyfinin çıkartıldığı,geçmiş anılarımızın bir bir canlanmasına neden olan "göç kayası" vardır.Yolun bitiminde ise "kızıldağ" tüm güzelliğiyle geleni karşılar.
Hemen karşımızda Ramazanoğlu camii geçmişi bugüne tüm canlılığıyla taşıdığını gösterircesine gözümüzün önünde tüm ihtişamıyla durur.Sol tarafta ise yaylada oturanların ihtiyacını karşılayacağı dükkanların,kasabın,fırının ve kahvehanelerin bulunduğu çarşı vardır.
Anılar bir bir belleğimden çıkıp beni dürtmeye başlarken abimin,
"Bir şey istiyor musun?"
sözü ile ara verdim.
"Yok."
Abim arabayı sağa kırıp caminin paralelinde gitmeye başladı.Bu yol bizi güzel anılar yanında içimi acıtan bir çok şeyin yaşandığı yayla evine götürür.Anılar,filizlerin topraktan fışkırması gibi belleğimden çıkmak için sırasını bekliyor.Hatta...

Bir yaz bize misafirliğe gelen dayım bir gün,
ezan okunmadan önce ortalıktan kaybolan ben ve kendi çocuklarını toparlayıp birlikte camiye götürmüştü.Hocanın hemen arkasında hizaya geçen dayım bizi de 3-4 sıra arkaya bırakmıştı.En küçüğünü ben ve yaşıtım büyük kuzen aramıza ortancayı da yanımıza almıştık.Hocaya uyarak eğilip kalkıyoruz,oturuyoruz.Bir süre sonra en küçük oturduğu yerden kalkmadı.Bunlar ne yapıyor diye bir bana bakıyor bir abisine.
Biz ise gülmemeye çabalamaktan dua okumayı bırakmıştık.O yaşlarda bizim için yırtık çoraptan çıkmış parmak ya da pantolon cebinden dökülen bozuk para gülmek için zaten bir bahaneydi.Tam ayağa kalkmışken gülmeye başladı.Camii inliyordu.
Biz ise dayıoğlu ile birbirimizi görmemek ve gülmemek için şekilden şekile giriyorduk.
Gülme biraz daha uzasa altımıza kaçıracaktık.Arkadan iki elin küçüklüğü kavradığını ve bulunduğu yerden aldığını gördüm.Gülme sesi kesildi.Bir yanda ne oldu diye merak ediyoruz bir yandan da hoca ne yaparsa aynısını yapıyoruz.Namaz bittiğinde nerede diye bakınırken arkamızda oturduğunu farkettik.Bizim ki korkmuş,yüzü bembeyazdı.Onu öyle görünce yine gülmemek için kendimizi zor tuttuk.Camiden çıkışta dayımı bir süre bekledik ama onun camiden çıkacağı yoktu,biz de onsuz eve gittik.Evde de sırayla yolunu gözlemeye koyulduk.
Ortadan kaybolacaktık.
Ne kadar küçükmüşüz.

Biraz ileride sağda bulunan ahşap bina kara hocadan dua öğrenmek üzere gittiğimiz yer.
Sorduğum bir soru yüzünden kafama odanın heryerine ulaşan sopasıyla vurmuştu.
Sanırım onlar da ne okuduklarının farkında değillerdi.Açıklama yapmak yerine sopayla vurmak daha kolaylarına geliyordu.
Anlamını bilmeden arapça bir şeyler okuyor ve çok şey biliyormuş gibi davranıyorlardı.
Sanırım herkes böyle bilsin istiyorlardı.Sonrası buraya gelmek istemedim ailem de zorlamadı.

Arabanın gittiği yolun kenarından ince bir su akar.Bu su araba yolu dışında eve yürüyerek yokuş yukarı kestirme gidilen yolun kenarında bulunan sürekli akan "çatal oluk" tan gelir.Elini suyun altında biraz fazla bıraktığında soğuktan uyuşur.
Çocukken yemekte soğuk su içmek için su doldurmaya buraya gönderilirdik.
O zamanlar elektrik yoktu.
Buzdolabı yerine tel dolap vardı.
Gerçi o zamanlar hava çok soğuk olduğundan kışlık kıyafetle gezerdik.
Gündüzleri güneş ışınlarını alan yerlerde oturmayı yeğlerdik.Oysa şimdi kısa kollu kıyafetlerle yaz geçiyor.Gece biraz serin oluyor o kadar.Kışlık yorgan ve battaniye ile yatmak geçmişte kaldı.Artık akan su da soğuk akmıyor.İki etrafına o kadar çok ev yapılmış ki kanalizasyonun bu suya karışmaması mümkün değil.Şimdi bu su yerine evlere bağlanan çeşmeden akan ilaçlı su tercih ediliyor.

Tahiratınların evinin bahçesini çevreleyen ağaç perdenin bitimine geldiğimizde yayla evi karşımızda bize gülümsüyor.Sofada oturan annemin gözü araçların kendini gösterdiği bu köşede.Arabanın sağa değil de sola döndüğünü gören annem bizim olduğumuzu tahmin ederek bahçe kapısına yöneldi.Arabanın içerisinden el salladım.
Eskiden bahçe kenarına arabayı park ederken insanların aç gözlülüğü yüzünden şimdi meydana bırakıyoruz.Yan komşunun bahçe duvarı ile bizimkinin arasında iki insanın geçebileceği kadar bir yol var artık.
Ön tarafımızda bir çardak yere sahip olan komşumuz ise bahçe duvarı çevirmeye kalktığında çocukluğumuzda oynadığımız şimdiyse araba park edilen meydanı içine almaya kalkışmıştı.Yaylanın yaşlıları sahip olunan yeri bildiklerinden muhtarı çağırarak engel olmuşlardı.Komşumuz bahçeyi istediği gibi büyütemedi ama küçük çardağın yerine büyük bir ev yaptı.Yan yolun daralması yetmiyormuş gibi bitmiş eve daha sonra dışarıdan bir de ocak ekledi.Bütün bunlar yaylada kimsenin olmadığı zaman yapıldığı için müdehale etme şansı olmuyordu.
Bahçe duvarını yıktırabilirsin ama evi yıktırmak olmazdı.Herkes birbirini tanıyordu.
Yerin esas sahibi hayatta olmasa da bunları yapan ya onun evladı ya da torunlarıydı...
O zamanlar hatırlıyorum da abim bildiği tüm küfürleri saymıştı.Daha sonra oradan her geçişte evin sahipleri ister içeride ister bahçede olsun basardı küfürü.
O kısımda sadece babaannemin yeri olduğu gibi kaldı.Kimse beraberinde bir şey götürmedi ki.

Bahçe kapısında karşılayan annemi kucaklayıp yanağına bir öpücük kondurdum.
Yaylaya son gelişimdi.Annem de bunu anlamalıydı.Son yıllarda bahçeye her girişimde ağaçların ve çiçeklerin güzelliği yanında bir hüzün gelir yüreğime oturur.
Biraz soluklandıktan sonra abim ile arkamızda ki ev de oturan ortanca halamın kocası usta önceden kararlaştırıldığı üzere ayarlanan koyunun kesileceğe yere gittiler.
Bir kaç saat sonra parçalara ayrılmış etle geri döndüler.Bu arada ben de yıkanıp rahat edebileceğim kıyafetlerimi üzerime çekip sofada soğuk bir bira eşliğinde annemle sohbet etmeye başlamıştım.Etler iki etrafa dağıtıldıktan sonra hepimiz arkaya bahçenin daha büyük olduğu halamların evine geçtik.
Usta pişirecek biz de pişen kebapları bir güzel yiyeceğiz.Bahçede ızgaranın üzerinde pişen etlerin güzel kokusu sofaya gelmeye başladı.

Sofada pişmiş etleri yerken gözüm biraz ilerimizde ki bizim eve doğru kaydı.
Çocukluğumda bana mutluluk veren bu ev,
ne zaman büyümeye ve iki etraftaki insanları tanımaya başladım verdiği mutluluğu geri almaya başladı.Buranın bundan sonra ki hayatımın içerisinde yer almasını istemiyorum.Daha önce sarı bina ile vedalaştığım gibi yaylayla da vedalaşacağım.
Mekanlar ve orada yaşatılanlar unutulabiliyor ama o an yaşanılan hisler hiç bir zaman unutulmuyor.

Bahçe aşağıdan yukarıya doğru genişlerken eğim sekelerle düzleştirilmiş.Düzeltilen kısımlara ise genel de söğüt,kiraz ve ceviz ağacı dikilmiş.Bu ağaçlar hemen hemen her evin bahçesinde var.Bizim bahçede de aynı ağaçlar var.Babaannem ve dedem zamanında yetişmiş olan ağaçlar ise miras paylaşımı söz konusu edilerek kesildi ve bu ağaçların olduğu yere ev yapıldı.
Halbuki o ağaçlar hakkında az hikaye dinlememiştik.Hele yerden 9-10 basamak aşağıya inilerek tulumbayla zar zor çıkan su için...Yıllarca laf söyleyenler tulumbanın çukuru bok çukuru yapıldığında ve ağaçlar kesildiğinde sesleri çıkmadı.

Bizim evin bahçe duvarıyla kebap yediğimiz halamların evinin bahçesinin bitiminde ki seke arasında küçük bir boşluk var,
kundaktaki bir çocuğun eli kadar.
Kimsenin işini göremeyecek kadar küçük olan o yer özellikle öyle bırakılarak bahçe duvarı çevrilmişti.Esasında bahçe duvarı çevrilirken bu arsayla ilgisi olmayan kebap pişiren ustanın  dolaylı bir şekilde karışması sonucu öyle bırakılmıştı.
Hakkı yoktu ama halam;
"Abi beni boşayacak.Abi huzurum kalmadı.Abi şöyle,abi böyle..."
deyip durmuştu.
Babamın gözü toktu.
Yıllar sonra satacağımız yayla evini alan kişinin arka bahçe duvarını sekeye dayayarak yeni baştan ördürdüğünü duyacaktık.Babama dolaylı yoldan onca lafı söyleyen usta buna hiç bir şey demeyecekti.
Daha sonra abim gördüğü bir yerde laf arasında ustaya soracak ve aldığı yanıt
"Laf söylemeye değecek kadar bir yer değildi."
olacaktı.Bu söz o yaşanılanları birinci dereceden babamın yanında yaşayan beni üzecek ve içimdeki acıyı büyütecekti.
Bu yaşanan olay diğer yaşananlar gibi basitti ama bıraktığı iz derindi.

Kebap yerken lokmalar boğazıma sıralandı.
Bu ortamı yayla ile vedalaşmamın bir parçası olarak görüyordum.Yaylayla birlikte bir çok insanla vedalaşma zamanı.
Şu an yaşananlar geçmişi unutturur mu?

Ertesi gün ekmek almak üzere çarşıya ben gitmek istedim.Kestirme yoldan ibo Osmanların evinin önünden gideceğim.
Bu yol üzerinde evi olan büyük halamın bahçesinin önünden geçerken istem dışı bahçe kapısını açıp içeriye girdim.
Bahçede ilerlerken ailenin benden bir kaç yaş büyük oğlu ile yaşanan anıların içerisinde savrulmaya başladım.Zaten bu aileden hatıralarımda kalan tek şey evin bu oğlu ile küçük kızı.
"Halaaaa"
"Halaaa evde misin?"
"Sofadayım..."
Güzel anılarımı ürkütmeden merdivenleri usulca çıktım.Halam yer minderine oturmuş arkası duvara dayalı patates soyuyordu.
Elini öpüp,
"Nasılsın?"
dedim.
"İyiyim sen napıyon?"
diye sordu.
"İyiyim."
dedim.
"Öğretmen olmuşsun."
"Evet."
"Ne zaman Adana'ya geleceksin?"
"Tayin isteme zamanı gelince.Kısmet artık."
O patates soymaya ben de öylece oturmaya devam ettim.Kocasının evde olmamasına sevindim.Onun yüzü hiç gülmezdi.
Yaşattığı eziyetten başta ailesi olmak üzere çevresindekiler de nasibini alırdı.
Tabii biz de üzerimize düşeni aldık.
Hasbelkader baba olmuş biri.Çevremize şöyle bir baktığımızda aile kurmayı hak etmeyen bunun gibi bir çok insanın olduğunu görürüz.Büyük halamı her gördüğümde belleğimde canlılığını koruyan geçmiş ise;

Babamın rahatsız olduğunu duyup Adana'ya gelmiştim.Sabahın erken saatleriydi.
Ev için için ağlıyordu.
Beni karşılayan anneme sarılmıştım,
ağlamaya başlamıştı.Evde sessizlik hakimdi.
Kapısı açık odada ablamı görmüştüm,
ağlıyordu.Hemen kapalı olan odaya yönelmiştim.Karşımda ki yatakta kafasına kadar yorgan çekilmiş biri yatıyordu.
"Ahhh..."
derken yorgan hafif kıpırdamış ve bana gülümseyen babamın başını görmüştüm.
Şaşkınlığımı gizlemeye çalışarak,
"Merhaba baba."
demiştim.İç dünyamda bir o yana bir bu yana savrulmuştum.İri yarı adam tabiri caizse el kadar kalmıştı.
Diğer odaya geçmiştim.
Anlatılanlardan durumu anlamaya çalışıyordum.Abimi de çağırdıklarına göre iş ciddiydi.

Hava aydınlanmaya başlayıp kahvaltı yapmaya başladığımızda kapı zili çalmıştı.
Yanımda ki pencereden baktığımda kapıda ki kişilerin büyük halam ve kocası olduğunu görmüştüm.Kapının açılmasını istememiştim.
Annem,
"Yooo,olmaz.Abi kardeş arasına girmeyelim."
demişti.Çok şeyler yaşanmıştı.En son sarı binadan kendimize ait bu eve taşınırken yaşadıklarımız daha önce yaşanılanları da solda sıfır bırakmıştı.Bana göre gelmeleri düpedüz yüzsüzlüktü.Kapıyı açmaya giderken annem diğer odaya geçmişti.
Küslük yoktu ama ikisiyle de bir araya gelmiyordu.Konuşmak istemiyordu.Görmek istemiyordu.Gelenleri odaya almıştım.
Babam yorganı eliyle biraz geriye ittirmişti.
Hoşgeldiniz demeye fırsat olmadan
büyük halam,
"Abi hakkını helal et."
Kocası,
"Cumali hakkını helal et."
demişti.Merhabalaşmadan,hal hatır sormadan yapılan şey beni allak bullak etmişti.Gözümüz gibi baktığımız insan sanki bir kaç dakika sonra ölecek de ölmeden önce helallik alma yarışına girilmiş gibiydi...Onun ağzından
"Helal olsun"
sözü çıkınca o zamana kadar yaşananlar,
söylenen laflar yok olup gidecekti sanki.
Midem bulanmıştı.Kusmak istemiştim.
Ortama daha fazla tahammül edemeyip hemen bir başka odaya geçmiştim.
Üzüntü ve acının kucağında debeleniyordum.
İçimdeki acıyı hissedebilir misiniz?
Akan gözyaşlarıma dokunabilir misiniz?Dışımda ki düzene inat içimdeki fırtınayı anlayabilir misiniz?Yalan sözlere eşlik etmemi bekleyebilir misiniz?
Hayat ne kadar acımasız.
Oysa o acımasızlığı yaratan insandan başkası değil.

Sofada büyük bir sessizliğin içinde kaybolmak üzereydim.Niye buradayım?
Hayat insana neler öğretmiyor ki...
Ortalıkta patates soyarken bıçağın çıkardığı sesten başka bir ses yok.
"Eee ben gideyim artık."
"Gidiyor musun?"
"Evet."
"Güle güle."
"Hoşçakal."
deyip merdivenlere yöneldim.
Bahçe kapısını kapatırken eve son bir kez baktım.Kapıyı kapattığım an bahçe kapısıyla birlikte bir çok şeyin de hayatımda kapanacağını biliyordum.
Yürürken hafiflediğimi hissettim.
İbo Osmanların evini geçip yola vardığımda kendimi rahatlamış,kuş gibi hissettim.
Sanki uçacaktım.
Biliyordum büyük halamı son görüşümdü.
Ne olursa olsun bir daha bir araya gelemeyecektik.Biliyordum...
Büyük halam ve kocasıyla ilgili kelimelerin oluşturdukları cümlelerin benim için artık hiç bir anlamı yoktu.
Daldan dala konan kuşların cıvıltıları ortalığı birden bire sardı.Durup biraz dinledim.
Çarşıya doğru yürümeye başladığımda bir süre daha bana eşlik ettiler.

Çarşıya geldiğimde doğruca Şevki'nin fırınına gittim.Biraz sohbet ettik.İstediğim küncülü pideleri elim yanmasın diye gazete kağıdına sarıp verdi.Sıcak pidelerden birinin ucundan koparıp ağzıma attım.
Pide parçasını ağzımda gevelerken önünden geçtiğim bakkala girdim ve çocukluğumda olduğu gibi dağlarda ki kar kuyularında bekletilen koyun ya da keçi derilerine sıkıştırılmış tulum peynirinden almak istedim.Gerçi çocukluğumda yediğim o peynirlerden artık eser yok.Şimdikiler plastik bidonlara sıkıştırılmış tatsız tutsuz peynirler.
Eve gelince sıcak pidenin içine tulum peynirini koyarak sokum yaptım.
Bir tane de kokulu kocaman köy dometesi yıkadım.Çocukluğumda olduğu gibi koca pideyi domatesle birlikte iştahla bir solukta yedim.Beraberinde güzel anılar bana eşlik etti.Anılar anılar ah anılar...

Anılar sıcak,içten,çıkarsız kucaklayan sevgisini ortalığa saçmaya başladı.
Anneme dönüp göz kırptım.Boynuna sarılıp yanağına bir öpücük kondururken
"Babam da olsaydı."
diye aklımdan geçirdim.1998 yılından itibaren günlerimiz onsuz geçiyor ama bir araya geldiğimizde bize eşlik ettiğini düşünüyoruz.

Zaman gerçekten herşeyin ilacı mı?
Sanmam...
Peki Affetmek özgürleşmek midir?
Sanmam...
Öyle olsa o zaman yaşanılan duyguları nereye koyacağız?
Hayat şiir gibi akıyor.
Acıyla,hüzünle,aşkla,sevgiyle,
hoyratça,hırçın,sakin,deli dolu...
Ve bu hayat içinde herkes kendi şiirini yaşıyor.

NOT :
Öyküme konu olan resim "Bakışlarda ki acı" isimli yağlıboya çalışmamdır.


4 yorum:

kahve telvesi dedi ki...

Oraya iki "sanmam" da benden...
Resim yine çok güzel...

Mahmutun güncesi dedi ki...

:))

Ekinus Ekinus dedi ki...

kaleminize sağlık...

Mahmutun güncesi dedi ki...

Teşekkür ederim Seval.